6 Şubat 2012 Pazartesi

İslam düşüncesi eleştiri süzgecinden geçmedi

Ankara İlahiyat'ın Kelam Anabilim Dalı Başkanı Prof. Şaban Ali Düzgün farklı bir İslam anlayışından bahsediyor... Biraz derine inelim diye kapısını çaldım.


Farklı bir ilahiyatçı o. Dinde revizyon istiyor, dinin geleneğin tortularından kurtulması gerektiğini düşünüyor. Bunu da felsefi ve sosyolojik arka planıyla sunabildiği için kendini dinletiyor. Söylediklerinde hamaset yok.
2011 Mayısı'nda Ukrayna'da, Kasım'da ise Karadağ'da NATO toplantılarına çağırdılar; bu söyleşide anlattıklarını onlara da anlattı. Din ve şiddet arasındaki ilişkiyi; dinin radikal örgütlerce istismar edilen terimlerini; gençleri radikalleştiren Batı'nın kültürel şiddetinden bahsetti.
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalı başkanlığı ve İngilizce İlahiyat Bölüm başkanlığını yürüten Prof. Şaban Ali Düzgün konuğumuz. "Din, Birey ve Toplum," "Sosyal Teoloji: İnsanın Yeryüzü Serüveni," "İnsan Hakları Eğitimi," "Allah Tabiat ve Tarih," "Varlık ve Bilgi: Aydınlanmanın Keşif Araçları," "Çağdaş Dünyada Din ve Dindarlar," "Dini Düşünceyi Yeniden İnşa Alanları" adlı kitapların yazarı olan Düzgün, son olarak "Mâturidi'nin Düşünce Dünyası" adlı bir de derleme hazırladı...
Şaban Ali Düzgün'ü ilk kez Habertürk'teki Türkiye'nin Nabzı programında dinledim. Aklımda bir soru vardı, onu konuşmak için Ankara'ya gittim... Ve özelde İslam'ın genelde de din ve ahlâkın farklı yönlerini ondan dinlemeye başladım. Şimdi söz onda...

Biz okullarda yıllardır Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi okutuyoruz. Uzun süredir aklıma takılan bir şey var: Dinsiz ahlâk olmuyor mu? Ahlâk ve din birbirinden ayrılmaz iki parça mıdır? Ve ayrılmaması sakıncalı mı?
Ahlâk bir değerler sistemi öneriyor size. Köken itibarıyla bakarsanız, Yunanca 'ethos' ya da Latince 'moral' aynı terimler. Ethos size güvenli oturacağınız bir yer, mahal veriyor. Diyelim şu oda bizim mekânımız, ethos burası. Burada güvenli oturabilmemiz için bazı zihinsel gereksinimlere ihtiyacımız var. Mesela tavanın üzerimize çökmeyeceği gibi. Bu bir güven unsuru. Toplu halde yaşarken sizden bana bir zarar gelmeyeceğine dair, alışveriş yaparken bir haksızlığa ya da yönetilirken bir kayırmacılığa uğramayacağınıza dair bir değerler sistemini size mutlaka birileri önerir. Bunu siyaset önerirse siyasetin ahlâkı olur, din önerirse dinin ahlâkı. Yani aslında ahlâk, bir ruh gibi. Dinin içine girebilir, dinin ruhu olur; siyasetin içine girebilir, siyasetin ruhu olur, ekonominin içine girerse ekonominin ruhu olur. Mesela "bırakınız geçsinler bırakınız yapsınlar" diyen liberal şunu söylüyor aslında: İnsanı tek başına bıraktığınız zaman ahlâklı davranabilir. Neden? Çünkü doğuştan bu yeteneğe sahiptir.
İnsanın doğasında var yani ahlâk?..
Bunun adı doğal ahlâk teorisidir. İnsana din veya bir ahlâk teorisi herhangi bir şey söylemeden de insan neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilir. Doğal ahlâk teorisi aynı zamanda benim de şahsi kanaatimdir. İnsan doğuştan bunu bilir.

"AHLÂK EŞİTTİR DİN, DİN EŞİTTİR AKIL"
Dolayısıyla ahlâkı her zaman dinle özdeşleştirmenin de bir mânası yoktur...
Mânası var. Sizdeki değerler zamanla küllenebilir, üstü kapanabilir, içinde bulunduğunuz toplum tarafından boğulabilir. O değerler sizde gelişemez olur. Bunu size sürekli hatırlatan bir kaynak olarak din var. Şöyle düşünün. Sabah evden çıktınız ve bir kedinin donmakta olduğunu gördünüz. Onu kurtarmanız için hukuki bir yaptırım yok. Hiçkimse "kediyi neden bıraktın gittin" demez size. Fakat din veya bir ahlâk sistemi şunu söyleyebilir: Bütün canlılar, içinde yaşadığımız evrenin bir parçasıdır. İnsansanız ve vicdanınız varsa bu canlıyı bırakıp gidemezsiniz. Bir yaptırımı yok bunun. Ama onu bıraktığınız zaman size görünmeyen bir gücün bunu soralabileceği eğer size bir değer olarak yerleştirildiyse, bu sizin o kediyi bırakıp gitmenizi engelliyor. Ekonomideki "görünmez el" teorisi gibi, dinde de görünmez bir güç sürekli o ahlâki değerlerin aktif kalmasını, canlı durmasını sağlıyor. İmam Mâturidi Türkiye, Pakistan, Hindistan, Endonezya gibi ülkelerde imam olarak kabul edilen bir Türk âlim. Şunu söylüyor: Ahlâk eşittir din, din eşittir rasyonalite, akıl. Ahlâken keşfettiğiniz her şey dinin size önerdiği şeylerdir, din olarak keşfettiğiniz şeyler aklınızla keşfedebileceğiniz şeylerdir. Yani aslında bunlar birbirinden farklı şeyler söylemiyor. Din dediğiniz nedir? Ahlâk dediğiniz nedir? Örnek: Adam öldürmeyeceksin, hırsızlık yapmayacaksın. Bunu din demese, kötü olduğunu biz bilmez miyiz? Biliriz. Fakat bildiğimizi yapıp yapmama konusunda...
Din bize baskı mı kuruyor?..
Aynen. Onun için şunu söyleriz: Değerlerin keşfi aklidir, yapılması dinidir. Ve o iradeyle alâkalıdır. Yani din, insanın aklını eğitmeye, aklıyla keşfedemeyeceği şeyleri insana vermeye gelmiyor. Neye geliyor? Aklıyla keşfettiklerini iradesiyle de istemesini sağlamaya geliyor. Yani bir yaptırım gücü var, yoksa keşifle ilgili bir sıkıntı yok.
Peki dinsiz biri çoğunlukla ahlâksız mıdır o zaman?
Bir adam dinine bağlı değilse, bu adamın ahlâki değerleri yoktur, diyemeyiz. Bir insanın dinle bağlantısının olmaması ahlâken ne gibi sorunlar çıkarır? Bu soruyu tarihsel bir örnek üzerinden cevaplayalım. II. Dünya Savaşı'nda, Nazi toplama kamplarında bir kısım insanların kendilerini hemen bıraktığı, depresyona girdiği, teslim olduğu, intihar ettiği; bir kısım insanların ise sonuna kadar direndiği tespit ediliyor. Bir grupla bağı olan, bir dinle kendisini irtibatlandıran insanlarda kendini bırakma ve vazgeçme oranı çok daha düşük çıkıyor. Bir ateist veya dinle doğrudan alâkası olmayan biri ahlâklı olabilir. Fakat bu hayat sadece ahlâki değerleri keşifle ilgili değil, sizi ayakta tutacak ahlâki değerleri uygulamakla da ilgili. Bir dine ait olmak öncelikle onun kocaman geçmişine, kültürüne sahip olmak demektir. O gelenek sizi kök olarak tarihe bağlar. Tek fertsiniz ve hiç yokken, birden dine ait olunca kocaman bir gelenek sizin oluyor. Sonra o geleneğin size vadettiği gelecek sizin oluyor birden. Tek başınıza olduğunuzda kendinizi anlamlandırmakta zorluk çekebilirsiniz. Ama sağlam bir gruba, sağlam bir dine bağlıysanız durum farklı olur. Burası riskli bir alan, çünkü "iman insana kötü şeyler de emreder"; ayet-i kerimedir. İyi şeyleri emreden, tipolojisi sağlam, yani tarihe sağlam karakterler kazandırmış bir dine ait olduğunuz zaman çok sağlam bir kökünüz ve o kökün vadettiği bir gelecek var demektir. Bu anlamda kişinin dindar olması, yani ahlâkın dinle beraber olması, kişinin tek başına kalma riskini ortadan kaldırır. Onun için diyorum ki, bir insan ahlâki ilkeleri, prensipleri, değerleri doğası gereği, doğal ahlâk gereği keşfedebilir, burada sorun yok. Fakat hayatta karşılaştığı risklere, sıkıntılara direnç göstermesi noktasında bu keşif tek başına yetmez. Bu değerlerin korunaklı hale gelmesi için bir kılıfa daha sarılması gerekir. Din orada inanılmaz bir destektir.

"DİN FARKIMIZ YOK ŞERİAT FARKIMIZ VAR"
Farklı dinler var; bu dinlerin ahlâki söylemleri de çok birbirinden farklı değil...
Değil. Hiç değil.
Dolayısıyla beni onlardan dini olarak ayıran bir kimlik varsa da, ahlâki olarak ayıran bir şey yok...
Din olarak da ayırmıyor... Dedim ya, din, ahlâk ve rasyonalite (aklılik) Mâturidi düşüncesinde eşitleniyor. Bizim Yahudiler'den veya Hıristiyanlar'dan farkımız din farkı değil, şeriat farkı. Din diyor ki, öldürmeyeceksin, ahlâk da öyle diyor, akıl da. Peki bir adam öldürdü Yahudi, o zaman "kısasa kısas" diyor. Müslümanlar diyor ki, "isterse affedebilir, tazminat isteyebilir." Bakın öldürmeyeceksinde eşitiz, öldürme durumunda verilecek cezada farklıyız. Buna şeriat deniyor.
Yani fark dinde değil o kuralların uygulanmasında.
Öyle. Dinler arasında kesinlikle temel ilkelerde, -ki biz ona din diyoruz- asla bir farklılık yok. Bütün peygamberler temel ilkeleri koymak için gelmiştir. Fakat şeriat dediğimiz hukuki kısımlarda hepsi arasında değişiklik var. Ve değişiklik olması da gerekir, ayet-i kerimeler var. Mesela "Nuh'un yedi yasası" derler, Mani'nin beş yasası, Musa'nın Yahudiler'e göre 10 emri, bize göre -Kuran'da dokuz geçiyor- dokuz emri. Hepsinde bildiğimiz temel ahlâki ilkeler var. Sıradan bir insanı çevir, "bana ahlâki ilkeleri say" de, onları sayacaktır. Orada hiçbir farklılık yok. Müslümanlar'ın ise bir avantajı var, bir bütüncüllük var bizde.

"EVRENSELLİK İMANIMIZIN ZORUNLU BİR PARÇASI"
Son din olmaktan kaynaklanan bir avantaj mı?
Ondan da kaynaklı. Nedir? Mesela bir Müslüman bütün peygamberlere, bütün kitaplara inanır. İnanmak zorundadır. Bu aslında evrenselliğin temelidir. Yani benim kendi tekelime aldığım bir hakikat iddiam yok. Hakikat evrenseldir, herkese aittir ve ben başkası tarafından keşfedilen hakikate de, ne istiyorsa hazırım. Bu kolay bir şey değil. Çünkü dinler aralarında tekelcilik münakaşası yapar.
Rekabet vardır aralarında...
Evet. Dinler arasındaki rekabet çok kötü. Kuran-ı Kerim bu mantığı yıkmak için diyor ki, "bütün peygamberlere, bütün kitaplara inanıyoruz, aralarında hiçbir fark gözetmiyoruz." Bu bütünlük kavramı kaçırılıyor, hiç dikkat edilmiyor. Bütünlük kavramı evrensellik demektir ve o evrensellik imanımızın zorunlu bir parçasıdır. Şöyle sorular oluyor: Efendim Batı'dan Doğu'dan, başka dinden gelen çok güzel ilkeler var, bunları almanın bir sakıncası var mı? Bu saçma bir soru. Alman gerektiğini din söylüyor. O bütüncüllük var, onlar senin peygamberin, İsa peygamberimiz diyoruz, Musa öyle, o değerlere bu şekilde kucak açıyoruz. Bu müthiş bir evrensellik temelidir.
Siz aslında ideal olandan bahsediyorsunuz ama çok da söylediğiniz gibi değil dünya...
Ben kişisel olarak böyleyim ve böyle olması gerektiğine inanıyorum.
Ama gerçek dünyada bir sürü sıkıntı var. Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi'ni tek bir derste okutmak, insanlara sanki diğer dinlerdeki insanlar ahlâksızmış dersi vermek gibi değil mi?
Haklısınız. Almanya'da din dersi değil, etik dersi var, okullarda zorunlu.

"İSLAM 'İYİ İNSAN' PROJESİDİR"
Ama sanıyorum dini anlamda baktığımızda Hıristiyanlık'ta etik, Müslümanlık'ta ahlâkın kapsadığından çok daha fazla şeyi kapsıyor...
Etik dediğimiz, varlıklar arasındaki ilişkileri de tartışan bir şey, sadece ilkeler ve kurallar değil. Ama mesele şu: Etik adı altında verilen şey aslında davranış normlarıdır. İtiraz noktası şu olmalı: Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinin şöyle içeriklendirilmesinin ne mahsuru olabilir? Hiç. Yahudi, Hıristiyan, Budist, Alevi, Sünni, hiç farketmez... Evrenseldik hani? Bütüne bakıyorduk? Oralarda iyi olarak keşfedilen, insanları sürekli iyiye, doğruya, estet olana yönlendirecek hangi değer varsa, nereden geldiğine asla bakamazsınız, o değeri alıp oraya koyacaksınız ve insanlara okutacaksınız. Maksat İslam'ın 'iyi insan' projesidir. Çünkü İslam 'iyi insan' projesidir. Bu projeye hizmet edecek hangi temelde kim ne söylüyorsa söylesin, onun kökenini sorgulamak bizim işimiz değil. Yani 'ne' denildiğine bakacağız 'kimin' dediğine bakmayacağız. 'Kim'lik tartışması ile 'ne'lik tartışmasıdır bu mesele. Kimlik tartışması bölünmeye götürür. Sünni kimliği, Alevi kimliği, Caferi kimliği hakikati ve 'ne'liği soluklaştırır. Biz 'ne'likle alâkalıyız. O nedir? Hakikat ne ifade ediyor? Size bir değer yüklüyor. O kitaplara gelirsek... Yıllardır Türkiye enerjisini bu çerçevede boşuna harcıyor. Tamamen usulle, yöntemle ilgili bir şeydir. Denir ki, vusulsüzlüğümüz usulsüzlüğümüzdendir. Yani bir yere varamayışımız yöntemsizliğimizdendir. 'Ne'lik üzerinde durulsa, bunu çözeriz. Kaynak nereden gelirse gelsin hiç bakma, üzerinde durma, adını yazma aşağıya...
Kimin yaptığı önemli değil.
Hiç önemli değil. Yani şöyle düşünün. Kant'ın bir mottosu ile Hz. Peygamber'in bir sözü o kadar birbirine uyar ki... Diyor ki Kant, "Öyle davran ki, davranışını başkasına tavsiye edebilesin." Bir hırsız hırsızlığı çocuğuna, dostlarına tavsiye edemez. Bu altın kuraldır aynı zamanda. Hz. Peygamber'in bu yönde söylediği öyle şeyler var ki... Mesela "Size nasıl davranılmasını istiyorsanız siz de öyle davranın." Toplumsal yaşam için, değer üretmek için bundan daha kucaklayıcı ve güven verici bir şey olabilir mi? Kant'tan da gelse doğru bu. Altına Kant yazma, adamın söylediği muhteşem. Hz. Peygamber'den de gelse doğru. Yazma altına Hz. Muhammed'i, bu doğru. 'Ne'liğe bakalım, 'kim'den geldiğine değil...

"KİMLİK İSLAMI BÖLÜCÜDÜR"
Ama maalesef öyle olmuyor, 'kim'lik çatışmaya götürüyor çoğunlukla...
Kimlik bölücüdür. Bunun altı çizilmeli. 'Hakikat İslamı' ile 'kimlik İslamı' ayrımı yapılır. Hakikat İslamı, hakikatın peşinde olan, doğruyu ortaya koymaya çalışan bir İslam. Bu, sizinle hakikat ortak  paydasının peşine kim düşerse kolunuza girmesi demektir. Kimlik İslamı ise bölücüdür. Siz kimsiniz? Ahmet, Ali, ben Can. Biz farklıyız. Ama söylenen sözün kimliği olmaz, hakikati olur. Ve hakikate ya uyar ya uymaz. Kimlik olarak bakarsan dünyada binlerce kimlik çıkarırsın ve bölersin. Hakikat olarak bakarsan bunu yapamazsın.
İslam'da sizin bu söylediğinizi vurgulayan bir ayet var mı?
Ayet-i Kerime var, ehl-i kitaba (Not: İslam literatüründe Yahudiler ve Hıristiyanlar için kullanılır) söylüyor. Ehl-i Kitap'tan benim kastım ikidir. Büyük 'K' ile yazılan kitap, Yahudiler'i, Hıristiyanlar'ı, yani din sahiplerini kasteder. Kitap küçük 'k' ile yazıldığında ise kitabi olanı, yani medeni olanı, kendisiyle oturup konuşabileceğimiz herkesi kapsar. Kuran'ın ehl-i kitaba çağrısı var, diyor ki: "Ey medeni olanlar, ey kendisini bir dinle irtibatlandıranlar, gelin ortak olan bir kelimede, ortak olan bir şeyde buluşalım." Ortaklık çağrısı bu. Oysa bu ayetten habersizseniz "Kuran-ı Kerim, Yahudiler'i, Hıristiyanlar'ı dost edinmeyin diyor" dersiniz. Böyle bir şey demiyor! 'Dost' dedikleri 'veli' kelimesi, velayet. Yani 'Bütün işinizi gücünüzü onlara teslim etmeyin' diyor. Uluslararası ilişkilerle ilgili bir kuraldır bu. Uluslararası ilişkilerde kim kime neyini teslim ediyor? Ama onu 'dost edinmeyin' diye yanlış tercüme ediyorlar. Kuran-ı Kerim "Ey Yahudiler, Hıristiyanlar, medeni olanlar gelin, ortak bir şey yapalım" diyor. Oysa reel olarak bir Müslüman'ın bir Hıristiyan'la, bir Yahudi'yle bırak uzaktakileri, kendi toprağımızdakilerle oturup ortak bir arayışa girme basiretini kaybedeli çok oldu. Sebebi de bu kimlik tutumu. Kuran-ı Kerim'in emridir, "Aramızda ortak olana gelin" diyor. Hakikat arayışını Kuran-ı Kerim kimsenin tekeline vermiyor. Yahudi'de de olabilir, Budist de. Ortak olan bir şeyi arayın. Bu işte 'ne'lik dediğimiz hakikat arayışıdır. 'Kim'lik maalesef uzun vadede bölüp parçalıyor ve sizin elinizin altında olan, sizin kendi kimliğinizi tanımlayan yapıcı taş olduğu için en değerli hale geliyor. Aslında öyle değil.
Tamam, dinin kendi özünde bir bölücülük falan yok. Ama uygulanışında veya en azından algılanışında çıkan bir sorun var. Farklı dinlere sahip olanlar hâlâ bu yüzden birbirini öldürüyor.
Felâket.

"PEYGAMBERİN ORDUSUNDA MÜŞRİKLER DE VARDI"
Madem ahlâk daha evrensel bir şey ve bütün dinlerde var, biz bunun üzerine gidelim ve bunu öğretelim o zaman?..
Dinlerin ve dine mensup kişilerin kimliğini öne çıkararak diğerlerini öteki konumuna düşüren herhangi bir öğretim yönteminin, dinin birleştirici ve bütünleştirici, ortak hakikate çağırıcı mesajını kulak arkası ettiği doğru, ona katılıyorum. Ama dindarların Kuran'ın mesajını görmemeleri gibi bir sorun var ortada. Size şu kadarını söyleyim: Medine'de Hz. Peygamber'in komuta ettiği orduda asker olarak müşrikler var. Hıristiyan, Yahudi, Müslüman askerler var. Bunlar beraber yaşıyorlar ve herkese tek bir kelimeyle hitap ediliyor. Ümmet tabiri siyasi bir tanımdır ve vatandaş demektir. Herkese vatandaş adını veriyor, herkes eşit haklara sahip...
Ümmet vatandaş demek midir? Biz hep İslam ümmetinden bahsedildiğini duyduk.
Yanlış kullanım. Kuran'da 'millet' tabiri dini içeriklidir, 'ümmet' tabiri siyasi bir tanımlamadır. Peygamber Medine Vesikası'nda 'ümmet'i vatandaş anlamında kullanıyor. Herkes kendi işinde gücündedir. Savaşa gitmek gibi ortak problemlerde herkes biraraya gelir. Peygamber bunu bu şekilde organize etmiş ama haberi yok kimsenin. Yalnız dine fatura kesmek doğru değil. Çünkü bizim ahlâk üzerinden yapacağımız birçok faaliyeti din üzerinden yapmamızın şöyle bir faydası var. Kabul edelim etmeyelim, dinin aurası, çekim alanı çok geniştir. Mesela August Comte varolan dinlere karşı çıkıyor ama "Pozitivizmin İlmihali" diye bir kitap yazıyor. Pozitivist adam, mevcut dinleri reddediyor ve "yeni bir din kuracağız, böyle olmaz" diyor. Kurduğu dinin de kitabını yazıyor. Bunu herkes görüyor. En iyisi dinin içeriden 'reconstruction'u... Muhammet İkbal'in dediği gibi, 'yeniden inşası'. Döküldü gerçekten. 1400'lü yıllar Yahudilik'te, Hıristiyanlık'ta tarihsel olarak hep reformasyon yıllarıdır. 1400'lere geldikleri zaman Yahudiler'de bir sürü mezhep çıktı. Hıristiyanlık'ta protestanlık, reformasyon, yenileşme hareketleri 1400'lü yıllarda meydana geldi. İslam da 1400'lü yıllarını yaşıyor şu anda. Neden böyle? Uzun bir süreç geçince içten çökmeler oluyor. Temel sütunlar bir şekilde aşağı indiriliyor insanlar tarafından ve yeniden inşa edilmesi gerekiyor... Yeniden inşayı dinin içinde kalarak yaparsanız bir kabul görür. Onun için dışarıdan bir müdahaleyi din kendisi kabul etmiyor, dindarlar da kabul etmiyor.

"KÂBE'NİN ANAHTARI BİR MÜŞRİK'E VERİLDİ"
Biraz daha açalım mı, o çöken şeyler ne?
Mesela farklı dinlerden, farklı kültürlerden insanlara nasıl muamele edeceğimiz konusunda rotamızı şaşırdık.
Yani artık Kuran'da söylenenden bambaşka bir şey yapıyoruz.
Bambaşka bir şey yapıyoruz... Kuran'da bir tolerans, bunun da ötesinde bir saygı kültürü var. Öyle bir örnek var ki bunu anlatsanız insan 'nasıl olur' der. Maide Suresi ikinci ayetinde anlatılıyor. Hz. Peygamberimiz Mekke'yi fethetmiş muzaffer bir komutan. Neydi Peygamber'in amacı? Mekke'yi, Kâbe'yi putlardan temizlemek. Temizlendi, herşey oldu. Fakat Kâbe'nin anahtarı elinde olan bir adam var, adı Şeybe. Bu adam müşrik. Peygamberimiz bu adamın elinden anahtarı alıyor, amcası olan Abdullah İbn-i Abbas'a veriyor, "Bundan sonra bu işi sana veriyorum" diyor. Sonra Ayet-i Kerime geliyor, diyor ki "İşleri ehline verin." Nasıl olur? Adam müşrik! Adam müşrik olduğu halde Kuran-ı Kerim diyor ki, "Orayı fethetmiş, temizlemiş olabilirsiniz ama o işin ehli o adamdır, verin anahtarı adama." Abdullah İbn-i Abbas'tan alınıyor anahtarlar, Şeybe'ye veriliyor tekrar. Şeybe şok oluyor, bu nedir diyor. "Bunu en iyi sen yaparsın, lâyık olan sensin" diyorlar. "Öyleyse," diyor Şeybe, "Ben Müslüman olurum daha iyi..."
Eğer sizin doğrunuz buysa...
Evet. "Burayı fethettiniz, her şeyi yaptınız ama Kâbe'yi bir müşrike teslim ediyorsunuz, benim hafsalam almaz bunu" diyor ve Müslüman oluyor. Bir başka örnek yine Kâbe'yle ilgili. Kâbe Müslümanlar için en kutsal yer. Mekke yeniden ele geçirildikten sonra müşriklerden bir grup gelip  "biz yine eskiden yaptığımız gibi Kâbe'nin etrafını tavaf edeceğiz" diyor, "Müslüman değiliz, müşrikiz ve bu ibadet hakkımızdır." Millet 'hoppala' diyor, var mı öyle bir şey? Bundan sonra Kâbe tertemiz ve bizim diyorlar. Ama Maide Suresi'ndeki ayet şöyle: Kendi Rablerinin rızası için Kâbe'ye gelip ibadet etmek isteyenlere engel çıkarmayın. Bakar mısınız... Mekke sizin, Kâbe sizin ama ayet "bırakın ibadetlerini yapsınlar" diyor. Bu anlayış, laikliği, çoğulculuğu, herşeyi aşan bir anlayış. Bunun bir benzeri yok. En güçlü sizsiniz ve bir grup insan gelip "biz bunu yapacağız" diyor. Ayet "izin verin yapsın, ellemeyin, dokunmayın" diyor.. Bunun bir örneği ne Batı'da var ne bu kültürde. Bunu kaybettik.

"İSLAM'DAKİ UYGULAMALAR LAİKLİĞİ BİRKAÇ KEZ KATLAR"
Söylediğinizden şunu anlıyorum Şimdi bir laiklik tartışması var. Laiklik benimsenmiyor, dine aykırı olduğu düşünülüyor diyelim. Fakat orada kavram dışardan ithal olduğu için sıkıntı doğuyor. Halbuki dinin içinde bu var zaten.
Dinin bu uygulaması laikliği birkaç kez katlar. En iyi durumunuzda Kâbe gibi bir yere müşrikler gelecekler, tavaf etmek isteyecekler ve siz engel olmayacaksınız... Maide Suresi'nde "Onların din hürriyetini engelleyemezsiniz" dendiği için... Bu laikliği aşan bir şey. Neyi kaybetik derken işte bunları kaybettik. Reform ya da rönesanstan bahsederken aslında hepsi köklere dönüş hasretidir. O öz köklere bir dönülse ve geleneğin bindirdiği tortulardan uzaklaşılsa herşey çözülecek. İnanın geleneksel olarak böyle değil, bunun tam tersi bir fotoğraf var. Araplar'a bakın, kendi dışındaki Müslümanlar'ı ikinci sınıf görüyorlar. "Mevali" diyorlar, köle kökenliler yani. İranlılar ve Türkler de bunun içinde. Peygamberin geliş gâyesi insanlar arasındaki bu sınıf tasnifini ortadan kaldırmaktı. Peygamberin vefatından sonra gerisin geriye dönüş yaşandı. Bunun gibi düştüğü yerden kalkacak insanlar. Düştüğü yeri iyi tesbit etmek lâzım ama.
Türkiye'nin Nabzı programındaki bir konuşmanızda, "Bundan sonrası daha iyi olacak" dediniz. O gün İslam'da reform olup olamayacağı tartışıldı. İslam'da reform olur mu ve sizin bundan sonrası daha iyi dediğiniz şey ne?
Reformun dini düşüncede olması gerektiğini söyledim. "İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır" diye Peygamberimiz'in bir sözü var. Bu, düşüncede de böyledir, eylemde de. Yani İslam dünyasının total olarak ürettiği düşünce, yarını bugünden daha iyi değilse, bir arayış içinde değilse ortada bir aldanma vardır. Hadis buna işarettir. Şimdi dinin sahibi kim? Din dediğimiz şey yani Kuran-ı Kerim iki kapak arasında size gelmiş belli ilkelerdir, büyük bir kısmı kıssadır, hikâyeler anlatılır, örnekler verilir. Peki sebep nedir? Sebep aslında ahlâki, güven içinde yaşanan bir toplum yaratmaktır. Özeti bu. İyi insan projesi. Şurada oturduğumuzda şu tavanın üzerimize çökmeyeceğinden ne kadar eminsek, burada oturduğumuzda evimize birisinin girmeyeceğinden de emin olalım. Bütün mesele bu. Peygamberin vurgusudur bu. "Şu günleri görebilecek miyim: Bir kadın çölde tek başına iki aylık bir mesafeyi gidecek ve gelecek" diyor. Güven arayışı işte. Mesele bunu sağlamak. Kuran-ı Kerim 'temiz kent' diyor, 'tayyibe' ifadesini kullanıyor. Temiz çevre için 'mesakine tayyibe' diyor. Temiz bitkiler, temiz gıdalardan bahsediyor. Bugünkü organik olanlar - organik olmayanlar tartışmasına bakın... 'Şeceretü'n tayyibetün' diye Kuran-ı Kerim de söylüyor. Yani yediğinizin içtiğinizin tertemiz olduğu, oturduğunuz çevrenin tertemiz olduğu (mesakine tayyibe),  iletişiminizin hiçbir şekilde kontrol edilmediği (tahiyyeten tayyibe), üçüncü bir kişinin araya girip sizi dinlemediği bir yerden bahsediyor. Kurani terimlerdir bunların tamamı.

"KURAN TELEKULAĞI KINIYOR"
"Telekulak"tan da bahsediliyor Kuran'da o zaman...
Telekulağı kınıyor gerçekten. Ayıptır ya! Tahiyyeten tayyibe; aramızdaki konuşmalara üçüncü bir kişinin kulak misafiri olması kesinlikle caiz değil. Her türlü hürmet, her türlü saygı garanti altına alınmış bir topluluk. İdealse ideal, reelse reel ama amaç bu. Yani güven. İman diyoruz. İman etmek bizim de sıfatımız: Mümin. Müminin bir Allah'a inanan anlamı var ama daha daha önemlisi mümin güven veren demek. Çünkü Allah'ın da 99 isminden biridir mümin. Eğer sadece 'iman etmek' demekse, Allah kime iman eder? Böyle bir şey yok. O zaman Allah'ın mümin olması bize güven vermesi demektir. Bir müminin temel vasfı güven vermesidir. Bütün proje güvenilir bir toplum yaratmaktır. Dinde reform dediğimiz şey eğer güvenilir, temiz bir yaşamı, güvenilir bir çevreyi,  güvenilir binaları, temiz gıdaları sağlayacak bir düşünceyi harekete geçirecekce reform yapalım, ne olur?
Ama insanlar reform lafını duyunca endişeleniyor...
Evet insanlar tedirgin, “dinde reform yapıyorlar” diye bağırıyorlar. Bir saniye! Reform dediğimiz şey neyi kaldıracak? Dinde reform yapan adamlara sorun, siz ne yapıyorsunuz kardeşim diye. Allah inancını mı kaldırıyorsunuz? "Haşa, o olmadan yeniden şekillenme, reform olmaz." Peygamberi mi kaldırıyorsunuz? "Allah'ı kabul eden peygamberi nasıl kaldırır?" Peki sizin derdiniz ne? O zaman reform yapanların düşünce üretim biçimimizde bir değişiklik yarattığını görürsünüz. Nedir o? Mesela şunu rahat rahat söyleyebilir reform peşinde olan bir insan: Dinin içerisinde irrasyonel olarak tutulan cin, iblis, şeytan gibi insanın başında tahakküm unsuru olarak tutulan kavramları önce bir defa yeniden anlayalım, yorumlayalım. Peki niye yeniden anlayıp yorumluyorsun? Çünkü Kuran-ı Kerim gelmeden önce Arap toplumunun, müşrik dediğim toplumun bir cin inancı vardı. O müşrik adamların cin inancını sen gelip de Kuran-ı Kerim üzerinden bütün coğrafyalara transfer edersen ben sana bir dakika derim. Müşriklerin inandığı, o vadilerde dolanan, insanları çarpan cini getirip Kuran-ı Kerim üzerinden bana da aynı şeyin olduğunu söylersen, Kuran-ı Kerim'in ayetlerini karşına dikerim senin. Ve derim ki, "Cine ve cinciye inanan insanları iki kat korku sarar!" Ayet-i Kerime bu. İki: "Mümin olarak kim ki bu tür varlıkların tasallutuna inanırsa şirke yakın bir yerde durur." Bu da Ayet-i Kerime. Bakın ne yaptık? Hani güvende olacaktık? Hem insanlardan hem de bu tür görünmeyen, bana tasallut edeceğini söylediğim varlıklardan güvende olacağım bir evren yaratmak istiyorum ben. Evimde gece saat 12'de üç harflilerden korkmadan oturmak istiyorum. Din bunu veriyor. Din böyle başımıza musallat olabilecek irrasyonel olaylardan evreni temizledi. Temizledi fakat gelenek geldi onları yeniden bindirdi. İçeriye soktu. Biz reform diyorsak önce bu bindirilen şeyleri yeniden bir güzel temizlememiz lâzım. Güveni zedeleyen ne varsa kaldırılacak.

"ALLAH PLANLI YARATIR"
Siz ama umutlusunuz anladığım kadarıyla.
Bu bir tarih teolojisi, tarih felsefesi...
Böyle yürüyor diyorsunuz...
Geleceğin geçmişten daha iyi ve daha hayırlı olacağı inancı aslında inancımızın gereği. Yaratılan hiçbir şey kötüye kodlanmış olamaz. Bu Allah'ın planlı yaratmasına aykırıdır. Allah planlı yaratır, buna hikmet deriz biz. Ve o yaratmasını eğer kötü bir noktada sonuçlansın diye planladıysa, bu bizim Allah tasavvurumuza aykırı olur. İyi bir planlama var, başlangıç ve son arasında planlama mükemmel. Fakat o arada rollerini oynayan oyuncuların büyük kısmı ya rollerini unutuyorlar, ya sahte rollere bürünüyorlar ya da rollerinden kaçıyorlar. Ve oyunda bazı sakatlıklar oluyor. Diyelim ki Romeo ve Juliet'i ya da Godot'yu Beklerken'i sahneliyorsunuz, oyun başlangıcı ve bitişi itibarıyla mükemmel fakat oyuncuların performansı çok kötü. Bu deneyim, daha iyi oyuncularla daha iyi bir performans için size tecrübe verir. Yapılan hataları görürsünüz ve dersiniz ki, "şu hatalar tekrarlanmamak üzere, hadi bakalım perde..." Bu da benzer bir durum. Gelecekle ilgili ümitvarız çünkü Allah'ın yaratma planındaki iyi niyetine, hikmetli planlayışına bağlıyız. Biz burada iyi oyuncularız. İradesini ve aklını kullanan çok iyi aktörleriz, seyirci değiliz. İnsan aktördür yeryüzünde. "Allah'ın kulu Allah'ın koludur" derler. Ama rolümü iyi ezberleyemedim, yanlış roller verdiler bana. Gittim köşede oturdum. Mesela insanların bir kısmı "dünyanın bir değeri yokmuş, nasıl olsa öleceğiz" diyor. Öyle diyorsun ama ahiretini kazanma alanı burası, başka bir şansın yok! Bunu ıskaladın demektir. Geleceğin günümüzden daha iyi olduğu fikri, Duha Suresi'nde vurgulanır: "Bundan sonraki günlerin şu ana kadar geçirdiklerinden daha iyi olacaktır." Bu bir teşviktir ve tarihin iyiye doğru ilerlemesini sağlamak üzere bütün güçleri, bireyi, toplumu, medeniyetleri kodlamadır. Kehanetlere, kötülüklere kodlamaz. Kitab-ı Mukaddes'in yani İncil'in 'vahiy' bölümüne bakın, inanılmazdır. Dünyanın sonunu felâketlere kodlar. Canavarlar çıkacak vs. Yok kardeşim. Benim tarihimi Allah'tan başkasının bu şekilde kodlama imkânlarını ortadan kaldırmam lâzım. Daha iyi bir tarih. Bu yönde ümitvarım.

"İslam düşüncesi eleştiri süzgecinden geçmedi"

Ankara İlahiyat'ın Kelam Anabilim Dalı Başkanı Prof. Şaban Ali Düzgün'le yaptığımız söyleşinin ikinci bölümü...

31 Ocak 2012 Salı, 09:24:04
şaban ali düzgün din İslam cihad 
kamu vicdanı Kürşad Oğuz söyleşi reform hıristiyanlık peygamber 
müslüman

KÜRŞAD OĞUZ / koguz@haberturk.com

Farklı bir ilahiyatçı o. Dinde revizyon istiyor, dinin geleneğin tortularından kurtulması gerektiğini düşünüyor. Bunu da felsefi ve sosyolojik arka planıyla sunabildiği için kendini dinletiyor.
Dün onunla yaptığımız söyleşinin ilk bölümünü yayınlamıştık. Bugün sıra ikinci ve son bölümde...

Röportajın ilk bölümünü okumak için TIKLAYINIZ!

Son yıllarda dinin tekrar ön plana çıktığından bahsediliyor. Durum böyle mi?
Harvard'lı önemli bir isim olan Harvey Cox'un 'The Secular City' adlı bir kitabı var. Sekülerleşmenin hem bireyin hem de toplumun hayatında köklü değişiklikler yaratacağını ve dinlerin çekip gideceğini düşünüyordu ve öyle yazdı. 1965'te yayımlanmıştı bu kitabı. 40 sene sonra olayları yeniden gözlemliyor, gelişmelere bakıyor ve bir makale yazıyor. Makalede öngörüsünde yanıldığı için özür diliyor. Diyor ki, "Ben 40 yıl önce böyle söyledim ama dinler geri geldiler." Ama şu hayati soruyu da soruyor: "Dinlerin geri gelişi iyi haber mi, kötü haber mi?" Ben de sürekli soruyorum aynı soruyu. Eğer dinler kendi mensupları için istediği bütün temel hakları başkaları için de istiyor, kendi mensupları dışındaki insanlar için de bir yaşam alanı açabiliyor, bunu isteyecek kadar gelişmişlik gösteriyorsa o zaman dinlerin geri dönüşünde sorun yok. Yaşam hakkı, aklını koruma yani düşüncesini rahat üretebilme, ırzını koruma, can, mal güvenliği... Hiçbir dine, ateiste bir sorgulama yapmadan, insan olan herkes bu haklara sahiptir diye kabul ediyorsa ve bunun garantisi olarak da Allah'ı görüyorsa sorun yok. Dindar olarak beni en bağlayan otorite nedir? Jean Jacques Rousseau bunu tartışıyor ve diyor ki: "Hukukta en kesin otorite Tanrı'ya dayanan otoritedir. Herkesi bağlar, korkar insanlar." Bir dindar bunu önemsiyorsa o zaman dinlerin dönüşünde sorun yok. Ama din şiddeti öneren, başkasını ikna etmek için sadece referansta bulunduğumuz, ihtiyaç duyduğumuzda gittiğimiz, kullandığımız bir enstrümana dönerse o zaman felâket. Felâket şurada: İslam ya da Yahudilik farketmez, bütün dinler geleneksel olarak yazılı kültürdür ve yazılı kültür çok güçlü bir otorite kaynağıdır. Yazılı olduğu anda müthiş bir değer taşır; doğruluğu yanlışlığı ikinci derecede önemlidir artık. Siz adama bir şey söylüyorsunuz, "olur mu ben onu aksi bir şekilde okudum" diyor. "Yazılı" diyor.
Yazılı olması güvenimizi artırıyor...
Tabii. Yalan yanlış olsa bile hiç farketmiyor. Yazılı olması güveni artırıyor ve bu çok tehlikeli. Kendi adıma geleneğe eleştiride bulunuyorum çünkü yazılı kültür olduğu için sorgulanamaz hale geliyor. Oysa Kuran-ı Kerim şunu söyler: “Her bilenin üzerinde bir başka bilen vardır.” Aslında geleneksel otoriteleri yıkan bir söylemdir bu. Ayet-i Kerime sizin önünüzü açıyor, size bu gücü veriyor, bilgide otoriteyi yıkıyor. Geleneği bu yönde eleştiriyorum. Eğer hakikat arayışınızda temel referansınız Kuran-ı Kerim olursa sorun yok ama geleneğe giderseniz, 20 kişi 20 birbiriyle çelişen görüşü destekleyecek kaynağı gelenekten çok rahat bulur. Demek ki bütün tortularıyla geleneği dine taşırsanız olmaz. Ben buna "kargocu kültürler" diyorum. Postacıya verirsiz, "şunu al kardeşim şuraya götür" dersiniz, açıp içine bakamaz, katkıda bulunamaz. Öyle insanlar var ki kargoculuk yapmışlar. Geleneği, kültürü, yazılı olan şeyi eskiden alıp olduğu gibi bize getirmişler. Bu, insanın aklına, vicdanına sağduyusuna aykırıdır. Bunu ben eleştireyim de tarihte bir eleştiri kültürü olsun, kısmı çok zayıf. Eleştiri kültürü İslam düşüncesinde ilk dönemde vardı. Buna cerh ve tadil diyorlar. İlk dönemdeki bu hassasiyet kayboldu. İslam düşüncesi ve kültürü bir eleştiri süzgecinden, filtreden geçmeden ağırlıklı olarak tortularla bugüne geldi.

"MÜSLÜMAN'IN MÜSLÜMAN'A TOLERANSI YOK"
Çünkü özgürlükler adına bir şey söyleyen, eleştiride bulunanın "vatan haini" ilan edilmesi gibi dine ufak bir eleştiride bulunan "dinsiz" sayılıyor...
Zındık sayılıyor. İbni Râvendi (9. yüzyıl) diye biri var. Ona zındık demişler; peygamberleri inkâr etti diye sunmuşlar. Mâturidi'nin kitabını çalışırken gördüm. Peygamberi reddediyor diye zındık saydıkları İbni Râvendi'ye Mâturidi peygamberliği ispat etmek için başvuruyor. Görüyor musunuz çelişkiyi? Adamı yüzlerce yıldır tukaka yaptılar, oysa adam, farklı görüşleri olsa da çok saygın bir isim ki ünlü bir din adamı ona referansta bulunuyor. Din iki ucu çok keskin olarak bir yere girdiği zaman ürettiği terimler çok tehlikeli. Mesela irtidat yani "dinden dönmek." Hangi ucundan tutup alırsınız? Mesela Hanefiler'e göre “dinden dönen kadın öldürülmez, erkek öldürülür." Sebep? Diyor ki "Kadın gelip de bize karşı savaşamaz, erkek savaşır." O zaman bunun dini bir tedbir değil de siyasi bir karar olduğunu görsene be adam! Dinden dönmenin dinle hiçbir alâkası olmadığını görsene. Kadına bu ceza verilmez erkeğe verilir, diyor. O zaman bu siyasi bir karar. Mısır'da adama yazdığı bir kitapdan dolayı "dinden döndü" deniyor. Müşriklere Kuran-ı Kerim'in verdiği düşünce ve ibadet özgürlüğünü Müslümanlar kendi içindeki insanlara vermiyor. Türkiye bundan farklı değil. Aykırı bir şey söylediğiniz anda kapının önüne konulursunuz. Bu kapı İslam kapısıdır, çalıştığınız kurumun kapısını değil. O kapıyı o adamlara kim tapuladı bilmem ama maalesef başkasına gösterilen tolerans bize gösterilmiyor. Hıristiyan'a gösterilen tolerans farklı Müslüman'a gösterilmiyor.

"CİHAD SAVAŞ DEĞİL, SAVAŞI ENGELLEME SÜRECİDİR"
Din bu kadar güçlü ve etkiliyken siyasetin onu azad etme, bırakma, kullanmama imkânı var mı? Siyaset dinin peşini bırakır mı? Yoksa din mi siyasetin peşinde?
Benim kalıp halinde çok rahat seslendirdiğim bir şey var: Dinin devlet talebi olamaz. İster devlet kurma, isterse devleti ele geçirme şeklinde... Batı tarihinde bu ikisi tartışılmış. Bir; din devlet kurar mı? İki; din devleti ele geçirme projesi geliştirebilir mi? Reformasyon döneminde bu çalışılmış. İslam'la ilgili bazı endişelerde Batı'daki reformasyon dönemine atıfta bulunularak deniyor ki, "din devleti bir şekilde ele geçirir." Ben diyorum ki, İslam'ın hiçbir şekilde böyle bir talebi, projesi yok. Peygamberin vefatıyla bütün bu işler sona erdi. Ama din ve devlet arasında keskin bir ayrım  getirmeye çalışmamızın temel sebebi bu söylediğimiz endişeyi ortadan kaldırmak. Maturidi mezhep imamı olduğu için söylediği şeyler önemli. Devletle din arasında çok keskin ayrımlar yapıyor. Mesela "savaş bir devlet enstrümanıdır, dinin enstrümanı cihaddır" diyor. Şimdi durup düşünüyoruz. Sorun birine cihad nedir diye, savaş diyecektir. Ama öyle değil. Kuran-ı Kerim'de hem cihaddan bahsediliyor hem de savaştan. "Kital" diyor savaş için, "katil" de buradan geliyor. Nedir o zaman? Maturidi tanımlıyor: Savaş başlayana kadar savaşın meydana gelmemesi için yapılan bütün faaliyetler cihaddır. Entelektüel faaliyetler, diplomasi, konuşmak, fikir üretmek, hakikat peşinde koşmak, savaşa giden yolu tıkamak, bunların hepsinin adı cihaddır. Kuran- Kerim'e göre cihad bittikten sonra zorunlu olarak savaş olur, o da çirkin bir şeydir. "Savaş size zorunlu hale geldi çünkü size saldırılmaktadır. Ama o bir çirkin şeydir." Maturidi diyor ki, "Çirkin bir şey devletin kendini savunma aygıtı olabilir ama dinin yayılma aygıtı olamaz." Gördüğünüz gibi mesele enstrüman olarak kullanılan unsurlara kadar geliyor...
Cihadın kelime kökü ne?  
Elinden geldiği kadar zihinsel faaliyet üretmek, "cehd"den geliyor yani. İçtihad da aynı kökten geliyor. Zihinsel faaliyettir. Cihad Mekke dönemine aittir, kital yani savaş Medine'ye. Çünkü Medine'de bir devlet var, Mekke'de yok. Mekke döneminde cihad emrediliyor, teşvik ediliyor; savaşa ise izin veriliyor Ayet-i Kerimeler'de. Biri teşvik biri izin. Aralarında o kadar katı, keskin ayrımlar var ki... Bunu NATO'da anlattım. Cihad deyip duruyorlar. Ya da "Holly War" (Kutsal Savaş). Savaşın başına "kutsal" koymakla kutsal olmuyor. Kuran-ı Kerim onun için "çirkin bir eylem" diyor. Mâturidi de, "çirkin bir işle dinin hedefleri arasında bir örtüşme olamaz" diyor.
Hıristiyanlık'ta da savaş yok mu aslında?
Hiçbir şekilde olamaz, İsa savaş karşıtı bir adam. Ama devlet dini enstrüman olarak kullanıyor. 1095'te ilk Haçlı Seferi çağrısı Fransa - Clermon'da Papa Urbanus tarafından yapılıyor. "Binlerce insan oraya gidecek" diye başlıyor ve bitirme cümlesi “çünkü tanrı böyle istiyor...” Yani tanrı katliam istiyor öyle mi? Tanrı çoluk çocuk, kadın, herkesin öldürülmesini istiyor... Böyle bir şey yok. Tanrı böyle istemiyor. Ama tanrı böyle istiyor deyince sürü olarak sevkedeceğiniz bir sürü insan var. Tarihte ve şimdi en büyük sıkıntı, dinin devletin kullandığı enstrümanlardan biri olması. Böyle olmaması için biz din ve devletin ayrılması gerektiğini söylüyoruz. Batı'da bu becerilmiş. Şu anda Protestanlık nispeten iyi. Evanjelik dediğimiz yeni muhafazakârlar, Amerikan sağı yani Cumhuriyetçiler dini kullandılar ve hâlâ da kullanıyorlar. Yahudiler ve Evanjelikler şu anda dini devletin aygıtı olarak feci şekilde kullanıyorlar. İslam'ın hedefleri, o hedeflere ulaşma yöntemi ve devletin işlemesi arasında dağlar kadar fark var. Bir örnek vereyim. Din istikrar peşinde değildir, adalet peşindedir. Toplumda şunu şunu talep edersen kargaşa olur, kaos yaratılır; din bunu umursamaz. Din hakkın ve adaletin ayağa kakması için ne gerekiyorsa o yapılsın ister. Devlet ne der? Hayır! Devlet istikrar peşindedir. İstikrarı bozacak hiçbir şey istemez. Birisi "istikrar diye bir derdim yok, hakkaniyet, adalet diye bir derdim var" diyor; öbürü "istikrar önemlidir..." Hayata devam etmek için din istikrar dediği anda işi bitmiştir.

"DİNDAR YÖNETİCİ HESABI HALKA VERDİĞİ SÜRECE SORUN YOK"
Madem siyasetin dini kullanmasından bahsediyoruz Türkiye'nin bugünkü durumundan da bahsedebilim. Şu anda Türkiye'de siyaset dini kullanıyor mu?
Küresel olarak din, siyaset ve devlet arasında tahlil yapılır. Şu an geldiğimiz noktada Türkiye'de yapılan tahliller ise iki uçlu, din ve siyaset ilişkisi üzerine. Din - siyaset ilişkisi tahlili de, kendisini dindar olarak tanımlayan insanların siyaset yapıyor olmasıyla alâkalı. Bu da siyaset yapan insanlarla ilgili cevaplanması gereken sorular ortaya çıkarıyor. Bir insan dindarım diyorsa siyaset yapabilir mi, yapamaz mı? Yapacak! Yapıyor. O zaman Türkiye'de bu meselenin din - devlet illişkisi şeklinde de tartışılması gerekiyor. Din ve siyaset arasındaki ilişki din ve devlet arasındaki ilişkiden farklı. Ortada bir toplum var. Bu toplumla ilgili değer üretenler bir şekilde yan yana ya da karşı karşıya geliyorlar. Toplumla ilgili dinin söylemleri var, ahlâkın var, organize edici güç olarak siyasetin söylemleri var. Ortada bir toplum olduğu için toplumla ilgili söylemleri olan bu insanların, bu kurumların örtüşmesi, biraraya gelmesi ya da tam tersi istikametlerde olması mümkün. Dolayısıyla din ve siyaset zorunlu olarak toplum ortak paydası üzerinden ya örtüşüyorlar, aynı şeyleri istiyorlar ya da çatışıyorlar. Ben bu anlamda dinin siyasetle çok yakın olduğunu, toplumla ilgili kesişen alanlara sahip olduklarını düşünüyorum. Türkiye'de dindar olanların da siyaset yapabileceklerini düşünüyorum. Çünkü bizim yeni bir çatışma alanına ihtiyacımız yok. Şu tartışamayı din üzerinden açmak çok doğru değil. Bir adam dindar. Dindar olduğunu nereden biliyorum? Diyor ki, "ben rüşvet yemem, adam kayırmam, yönetirken adil olurum." Bu ilkeleri nereden alıyor bu adam? Bu ilkeleri inandığı bir din kendisine veriyor olabilir. Bu adam Hıristiyan olur, budist olur, Müslüman olur fark etmez. Bu adamın meşruiyetinin kaynağı Allah değil, din değil, halk olduğu için, hesabı da halka vereceği için yönetirken kontrol mekanizması bütünüyle halktır ve devlet işte orada dinden ayrılır. Yani bütün mesele hesap verebilirlik, hesap sorabilirlik nereden kaynaklanır? Meşruiyetin temeli nedir? Temeli halktır.
Halka hesap veriyorsa zaten dinden ayrışmış demektir...
Evet...
Ama ya o kendini dine karşı mesul hissediyorsa?..
Din onun siyasi kültürünü besleyen bir kaynak olabilir. Bu kötü bir şey değil. Max Weber anlatıyor: Amerika'da bir adam yaşlı birisinden borç para istemiş. O da vermiş fakat "bir saniye" demiş, "inancınız var mı, inanır mısınız?" Evet, inanırım demiş o da. "Tamam" demiş adam. Peki niye sordun? "Senin parayı geri getirmen için garanti arıyorum" demiş. Banka sisteminden önce durum böyle. Yani bir inancın varsa bu parayı geri getirebilirsin. Naif bir örnek ama bir adam siyaset yaparken kendisini bağlayan bu tür temel ahlâki kodları varsa, bu onun hayatını da insanlarla ilişkisini de kolaylaştırır. Ama bu dediğim gibi hesap verebilirlik, şeffaflık açısından "ben gücümü Allah'tan alıyorum" söylemini asla istemiyoruz ve din böyle bir şeye asla izin vermiyor. Bir adamın ibadetleri namazı, niyazı, orucu onun güvenilir olduğunun kesinlikle delili değildir. Tam tersine böyle gösterilmesini İslam kültürü, Peygamber dahi ayıplar. "Güvenilirliğin test edildiği alan insanlarla ilişkiler alanıdır" derler. Alışverişinizdir, yolculuğunuzdur vs. Ama asla ibadetler değildir. Dindar kimliğiniz siyaset yaparken sizi normal olarak yapılandırır, herkesin bir kabulü vardır. Ama hesap verebilirlik noktasında, "ben Allah'a hesap veririm" değil de "halka hesap veririm" dediğiniz anda siz devlet yönetimini seküler bir alana taşımışsınız demektir ve doğrusu da budur. Yönetim seküler ve dünyevi bir iştir. Doğal olarak siyasetin ve devlet yönetiminin gelecek dünyası olamaz. Burada hesap verebilecek ve şeffaf bir şekilde kotarılacak her şey.   

"DİNİN TEMEL HEDEFİ ÖZGÜRLÜKTÜR"
Türkiye'de son 40 yıllık süreç şöyle özetleniyor: 70'lere kadar "inanan" (ya da dindar) dediğimiz kesimin devlet bir yana siyasette pek varolamadığını, hele iktidar hiç olmadıklarını gördük. Bu durum yıllar içinde yavaş yavaş değişti. Şimdi bazıları "inananların" iktidarda olduğunu söylüyor. Belki onlar da böyle düşünüyor. Dini açıdan baktığımızda veya laikliği, din-siyaset ilişkisini düşündüğümüzde bu iyi bir şey midir, kötü bir şey mi?  
“Dindarların iktidar olduğu” ifadesini tartışmak gerekir. Aslında dindar tanımını tartışmak gerekir. Daha önce Demokrat Parti ya da Cumhuriyet  Halk Partisi iktidardayken kendilerine "siz dindar değilsiniz kardeşim" deseniz kızabilirler “ne demek istiyorsunuz” diyebilirlerdi. Dolayısıyla dindarların iktidara geldiği ifadesi tartışmalı bir ifade. Ama görünen yanıltıcı bir şey var. Bu belki sizi de, belki dindarları genel olarak daha çok yanıltıyor. O da şu: Müslümanlar'ın ya da dindarların Türkiye'de iktidara geldikleri ve Türkiye'deki siyasi hedefler açısından bir tarihin artık sonuna gelindiği duygusu din adına büyük bir felâket habercisidir. Dinin koyduğu hedefler vardır. Dinin şu ya da bu kişi eliyle yönetim diye bir derdi yoktur. Dinin temel ilkeleri vardır. Nedir onlar? Özgürlük! Peygamberin mecazi olarak eline yazdığı, sonra çıkıp da bütün halka duyurduğu şey: Kölelere özgürlük! İlk slogan! Dinin temel amacı bu. Türkiye'de siyasi iktidar bunu amaç ediniyor mu, böyle bir amacı var mı, bilmiyorum. Ben dinin amacını söylüyorum. Herkes için özgür ortam yaratmak. Yahudi'si, Hıristiyan'ı, Müslüman'ı, ateisti herkes için özgür ortam. Eğer birileri "biz iktidara geldik, bu iş tamam" diyorsa ve bu hedef artık yoksa, ıskalanıyorsa işte dinin yavaş yavaş dalını budağını, kökünü kesmeye başladık demektir.
"Bu hedef"ten kastınız nedir? Özgürleştirme mi?
Birçok hedef var, ilki özgürleştirme. İki, adalet. Ama Kuran-ı Kerim'in vurguladığı yargı adaleti değil. Zaten yargılamada doğru dürüst insanların yargılayacağı bilinir. Burada bahsedilen yönetimde adalet. Kayırmacılık asla olmayacak. Bu benden, benim partimden demeyecek.

"MÜSLÜMANLAR SİYASETİN SEKÜLER BİR İŞ OLDUĞUNU KABUL ETMELİ"
Özetle şunu söyleyebilir miyiz? “İnanlar”ın "biz iktidara geldik" demeleri ya da bu pozisyonda olmaları temel olarak din için çok tehlikeli bir durumdur?
Evet. Dinin uzak vadede hedeflerinin gerçekleştiği duygusu, insanları bir zihin tembelliğine götürmesi anlamında çok tehlikelidir. Peygamber bile 23 yıllık vazife döneminde yapılabileceklerinin çok cüzi bir kısmını yapmıştır. O bile peygamber olarak görevinin büyük bir kısmını yapamadan gitmiştir. Nedir o? Toplumda hiçbir köle, cariye kalmayacaktı... Ama kaldı. Ondan sonra artık yavaş yavaş süreç çalıştırıldı. Herkes bir şekilde özgür olacaktı, adalet olacaktı, liyâkat olacaktı. Peygamber buna çalışıyordu ama çoğu olmadı. Dinin hedefleri ideal hedeflerdir. O ideal hedefler tarihin bir kesitinde yer tutan siyasal bir parti tarafından bütünüyle gerçekleştirildi ve bu iş bitti, demek uzun vadede dinin dinamizmini öldürmektir.
Çünkü bunlar aslında çok yerel hedefler, oysa din çok küresel...
Dinin evrensel, küresel ve büyük gelecek hedefleri var. Dinin tarihi hedeflerinin lokal herhangi bir tarihsel kesite sabitlemek din için büyük bir handikaptır. Din buna izin vermez. Sekülerliğin çok tehlikeli bir şey olduğu düşünülüyor. Laiklik deyince “ne oluyor” diyorlar. Müslümanlar'ın şunu anlaması lâzım. Dünyada iş yapıyorsanız, siyasetin seküler bir iş olduğunu kabul edeceksiniz. Devlet yönetiminin seküler bir iş olduğunu kabul ettiğimiz anda, hatalarımızın telafi edilebilir bir mekanizması olur. Hesap verebilirlik olur ve Allah sizi affedebilir.
Yani seküler olması aslında senin yararınadır.
Evet. Bu, Müslüman dünyanın yabancılaşmasıdır. Nedir o? Ayak bastığı yere “hayır burası toprak değil” demek gibi bir şey. Halbuki seküler bir iş yapıyorsun, devlet yönetimi rasyonel, seküler bir iştir. Bütün Sünni kitaplar devlet yönetimin akli bir şey olduğunu, dinle hiçbir irtibatı olmadığını, ilkeler hariç Allah'ın bu işe hiç karışmadığını söyler. Peygamber siyaseten atanmamıştır, peygamber de Hz. Ali dahil kendisinden sonra birini atamamıştır. Sünniler için söylüyorum -Şiilerde ayrı bu. Yani imamet, devlet yönetimi rasyonel, seküler, dünyevi bir iştir. Bizimkiler bunu kabul etsin ki yabancılaşmayı önlesinler. Dindar olanlar yaptıkları işin seküler, dünyevi bir iş olduğunu ve ayaklarının seküler bir alanda olduğunu kabul etsinler.

"DİNLER TEBLİĞLERİNİ GÖZDEN GEÇİRMEK ZORUNDA"
Bütün bu konuştuklarımız çerçevesinde, teknoloji ve internet dini ve ahlâkı nasıl etkiliyor bugün?
Dini olumlu etkilediğini düşünüyorum. Eskiden insanları, toplumları birbirinden ayıran coğrafi  bariyerler, sınırlar vardı. Bunlar ortadan kalkınca zihinsel bariyerler oluştu. Size ideolojik ya da dini bir kimlik veriyorum, kendime de bir başka kimlik veriyorum ve aramızda aslında daha ciddi bir bariyer oluşmuş oluyor. Bir uçağa atlayıp coğrafi bariyeri aşabiliyorsun. Ama zihin bariyeri aynı yerde olsak bile bizi birbirimizden ayırabilir. İnternet çağı ya da internet üzerinde dolaşan enformasyon bir anlamda bütün dinlerin malını pazara çıkarmış oldu. Siz Ankara ya da Türkiye'de İslam'ı kendi mensuplarınıza anlatın, şöyle iyiyiz böyle yüceyiz deyin. Bir Hıristiyan çıkıyor, o da kendisininkini koyuyor, "benim malım daha iyi" diyor. Yanına Budist geliyor, o da "benim malım daha iyi" diyor. Önceden sadece kendi malınızı pazarladığınız sektör artık küresel olarak seçme şansına sahip. Bu şunu getiriyor: Dinler, pazarladıkları -buna tebliğ diyoruz- ilkelerin ne kadar makul, ne kadar rasyonel, ne kadar insanın vicdanına ve aklına uygun olduğunu gözden geçirmek durumunda hissediyorlar kendini.
Bu da "reform"a zorluyor...
Aynen öyle. "Sen bu söylemle şu sınırların dışına çıkamazsın, hiç kimseye bunu anlatamazsın" diyor. Ne oldu? Konuşmaya başladık. "Euroİslam"dan bahsetmeye başladık. Yani Avrupa'nın kendine has bir İslam modeli yaratmak istediğinden. Sonra Amerikan İslamı çıktı. Adam diyor ki "ben kendi tarzımı yaratmak istiyorum." Ben bunlara sonuna kadar destek veriyorum. Nasıl Türkler'in kendine has bir İslam algısı var ve olmalıysa, Araplar'ın kendine has bir İslam algısı varsa -buyursun kendilerinin olsun- diğerlerinin de olmalı. Avrupa İslamı da, Amerikan İslamı da olmalı. Peki neden bu zorunluluk ortaya çıktı? Çünkü her şey evrenselleşince, ulaşım kolaylaşınca sizin burada ürettiğiniz mala, düşünceye adam bakıp "valla ben bunu kimseye anlatamam..." diyor.

"KENDİ DEĞERLERİNİ ÜRETEMEYEN BİR DİN GİTMELİ"
İnternet dini sorgulanabilir hale getirdi yani...
Öyle. Bir de dinin epistemik yani bilgi temeli ciddi anlamda öne çıktı. Sadece dogmatik olarak “efendim ben inanıyorum" değil artık! Ve doğrusu bu. Epistemik bir temelde yükselmeyen, sorguladığınız zaman o sorgulamayı kaldıramayan din gitsin, gitmelidir. Kendi mensuplarını ayakta tutamayan, kendi değerlerini üretemeyen bir din gitsin. Ayet-i Kerime diyor ki, “Teraziye gelecek değeri üretemeyenlere, yaşadıkları alan cehennem olur.” Evrensel değer üreteceksiniz, yani teraziye gelecek değerleriniz olacak. Adam demokrasi diyor. Her yere ulaştıracak onu. Demokrasiyi tartışabilirsiniz. 100 sene sonra daha iyisini bulabilirsiniz. Ama şu anda halka dayalı daha iyi bir model yok. Kuran-ı Kerim "Ey insanlar, ey insanlar" diye bağırıp duruyor! "Aralarında işlerini danışarak yürütürler" diyor yani demokrasiyi tanımlıyor. Belki daha iyisini tanımlıyor. Dedik ya biraz önce, Kuran'da laikliği bile aşan bir uygulama var. Adam demokrasiyi benim malımdır diye her yere pazarlamaya çalışıyor. Sizin de pazarlayabileceğiniz, teraziye gelebilecek değerleriniz varsa, uluslararası arenada söz sahibisiniz, yoksa yoksunuz. Oldukça adil bu. Değer üretme rekabetini tetikleyen bir şey bu. İnterneti ve teknolojiyi dinler açısından insanlara seçme şansını verdiği ve dinin çürük tarafı varsa ayıklanması sürecini hızlandırdığı için çok olumlu buluyorum.

"AHLÂK 'BEN BİR BÜTÜNÜN PARÇASIYIM'DAN BAŞLIYOR"
Bir medeniyet ahlâkından bahsedebilir miyiz? Yani insanın bir kendi ahlâkı var bir de medeniyete karşı sorumlulukları var. Mesela çevreyi kirletmemek. Kuran'da bunların izdüşümü var ama yeni medeniyet bize yeni bir ahlâk üretilmesini dayatmıyor mu? Çünkü artık dünya değişti, sorunlarımız küresel. Yerel ahlâk anlayışlarıyla bunları çözemeyiz...
Kesinlikle. Mevcut ahlâk anlayışlarını aşan bir ahlâk anlayışı gerekiyor. Evrende bizim 'tevhit' dediğimiz birlik fikri, varlığın her aşamasında kendini gösterir. Yani metafizik anlamda monoteizim dediğimiz şey, fiziki evrende de monizm olarak kendini gösterir. Kastım şu. Bir ağacın yetişmesi için oluşan işbirliğine bakın: Güneş ışığını verecek, su verecek, toprak verecek. Amaç nedir? Bir ağacın yetişmesi. Tevhit dediğimiz bu birliktir. Her şey bir için vardır. Yani sizin de bu âlemde tuttuğunuz bir yer var, benim de var, dışardaki solucanın da. Buna bakarsanız varlıklar arasında bir ilişki hiyerarşisi gelişmiş aslında İslam'da. Yaratılan her şeyin mutlaka bir hikmete binaen yaratıldığı, evrende mutlaka bir yeri olduğu sabit. Sorgulamadan bunu kabul ediyorsunuz. Yani tüketirken de üretirken de mutlaka siz ve parçası olduğunuz o bütün dikkate alınıyor. Ahlâk dediğimiz şey buradan başlıyor: Ben bütünün bir parçasıyım. Ben bir parçayım. Yani evren benim kullanımıma sonuna kadar verilmiş bir alan değil. Batılı bir söylem der ki, "bütün medeniyetler insanlığın ortak havuzuna tek bir terimle katkıda bulunmuşlardır." Çarpıcı bir terimle. Mesela güzellik ve estetik Yunan medeniyetinin bu havuza koyduğu bir terimdir. Mistisizmi Hint medeniyeti koydu. Fayda Çin medeniyetinin, Bilgi İslam medeniyetinin, Teknoloji Batı medeniyetinin koyduğu bir şeydir. İslam medeniyetini bilgi, hakikat, hakikat arayışıyla tanımlıyoruz. Ve orada size destek olabilecek, sizinle kol kola girebilecek herkese saygıyla. Bu, İslam medeniyetinin temel ahlâk düsturudur.
Halbuki bilgi, şu anda İslam medeniyetine en son yakıştırılan şey...
Ama bu çok yanlış işte. En basiti şöyle düşünün. Felsefe tarihçileri sadece biliyor ve yazıyor. Yunanca'dan Latince'ye direkt felsefi eserler tercüme edilmemiş. Önce Arapça'ya, Arapça'dan Latince'ye tercüme edilmiş. Süryani ve Arap mütercimler var, bildiğimiz bir sürü isim var. Yani ara halka İslam felsefecileri, İbni Sina'sı, Farabi'si... Türk bu adamlar. Felsefeye bu kadar katkıda  bulunmuş bir medeniyetten  bahsediyoruz. Endülüs diyoruz, Güney İspanya. 780 sene İspanya'yı yönettiler. Sicilya ve Endülüs kanalıyla Batı'ya herşeyi götürdüler. Tıp mesela. Ana gövde İbni Sina, kolun bir tanesi Hipokrat, bir tanesi Galen. Ana gövde İslam'dan. Birlikte yaşam ahlâkı diyoruz. En fazla muhtaç olduğumuz şey. 1492 Güney İspanya'nın Müslümanlar'dan geri alınmasıdır. 1492'te Gırnata'nın düşüşüyle neler yaşandığına bir bakın, bir de önceki toleransa, birlikte yaşamaya. Yahudi, Hıristiyan birlikte yaşıyor. Kimse kimsenin kültürünü, dinini sormuyor. Ama ondan sonra insanlara nasıl dar ettiler orayı. Katliama uğradı Yahudiler. Medeniyet dediğimiz şey farklı kültürlerin harmanlanmasıyla oluşur. Din burada aslında çok sıkıntılı bir pozisyondadır. Din, yayıldığı alanlardaki, diyelim Türk coğrafyasındaki kültürü, İran coğrafyasındaki İran kültürünü karşısına alırsa medeniyet yaratması imkânsızdır. Yani dinin medeniyet yaratması gittiği bölgelerdeki kültürü canlı tutmasıyla olabilecek bir şey. Burası çok önemli. Onun için dinler göç ettikleri topraklarda medeniyet kurarlar. Mesela Hicaz, Mekke, Medine'de İslam medeniyeti yoktur.

"TÜRKLER OLMASAYDI İSLAM MEDENİYETİNDEN BAHSEDEMEZDİK"
Yani doğdukları topraklarda değil de göç ettkleri topraklarda medeniyet kuruyorlar...
Neden? Çünkü oradaki kültürü kendisiyle harmanlıyor. O kültürün diri unsurları onun için çok verimli bir toprak görevi görüyor. Türkler olmasaydı, tartışmasız İslam medeniyetinden bahsedemezdiniz. Hiç tartışmasız. Farklı Batılı uluslar olmamış olsaydı bir Hıristiyan ya da bir Batı medeniyeti olmazdı. Ulus olunca kültür olur. O başka. Bir Alman medeniyeti falan yok ortada mesela. Dolayısıyla din, oradaki kültürel unsurların yaşaması için bir yaşam alanı açmalı ve medeniyet ahlâkının temel unsurlarını o kültürlerden seçerek almalı... Türk kültürünün kadına verdiği bir yer, bir değer var. O medeniyetin ana unsurlarından bir tanesi bu kültürden alınır. İran kültürünün metafiziğe verdiği bir değer var. Metafizik unsuru oradan devşirilir. Bakın oradan oradan eklektik bir tarzda bütün kültürlerden en iyi olanı seçtiniz ve ayakları yere sağlam basan bir medeniyet kurdunuz.

"KAPİTALİZM ŞİRK KABUL ETMİYOR"
2008'de küresel bir finans krizi yaşadık ve bana sorarsanız bu kriz, en başında insanın sınırsızca kazanma arzusundan kaynaklandı. Hep kazan hep kazan denen bir dünyada, ahlâk sahibi olmak ya da onu korumak mümkün mü? Çünkü bu bir ahlâksızlık aslında, diğerlerinden çalıyorsun.
Aynen öyle. Makro ekonomi konusunda İslam'ın söylediği çok şey var. Üretim ve tüketim ahlâkı diye bir şey var. Zekât, sadaka bunlar ekonomik tabirler değil. Bunlar sosyal refaha dönük tabirler. O şekilde kullanmak lâzım. İslam'da bir rekabet mantığı var ama hayırda rekabet, onu kısıtlıyor. "En iyiyi meydana getirmek konusunda rekabet ediniz" diyor. Bir kısım arkadaşlar alıp bunu "burada serbest piyasa var" diyorlar. Doğrudur. Rekabetin hayırlar getirdiğini ben düşünüyorum. Fakat serbest piyasanın aynı zamanda bir tanrı gücüne kavuşturulduğunu da söylemek lâzım. Ne demek o? Mesela var olan kapitalist söylemin dışında yeni bir arayış oldu bir ara Uzakdoğu'da. Bunu çökerttiler. Bu şu anlama geliyor: Serbest piyasa şirk kabul etmez. Yani nasıl Allah şirki kabul etmiyorsa, serbest piyasa da, kapitalist söylem de asla şirk kabul etmiyor. Varolan bir ekonomik tutum var ve onun dışında hiçbir şey kabul edilmiyor. Bakın dinin kavramlarını kullanıyoruz. Şirk kavramını buraya taşıyabilirsiniz. Veya "görünmez el" teorisi... Başımıza gelen herhangi bir şeyde bir hayır olabilir, biz onu görmüyoruz. "Görünmez el" teorisi aynı zamanda neoliberal ekonominin temelinde var. Margaret Teacher İngiltere'de bunu ciddi şekilde uygulamaya koydu. O geldiğinde İngiltere'de 10 kişiden biri fakirken, o bıraktığında dört kişiden biri fakir durumdaydı. Bu şu anlama geliyor: Kapitalizmde, serbest piyasada, neoliberal söylemde halkın en az tüketenleri ve en çok tüketenleri arasındaki uçurum açıldıkça açılıyor. Üretim çok güzel ama biriktirme felsefesi daha çok hakim. Yatırım yapacaksanız Kuran-ı Kerim buna imkân veriyor. Artı değer ifadesi Kuran'da geçiyor.
Öyle mi geçiyor?
Zekât vermekten bahseden ayetlerin ötesinde "zekât vermek için çalışan" ayeti var. Müminun Suresi'nde "İnsanlar zekat vermek için çalışırlar" diyor. Bu aslında "zekat artı değerden verilir" demektir ve yatırıma teşviktir. Yani bir anlamda burada bir piyasa var. Ama Kuran "kenz"den de bahseder. Kenz sürekli biriktirmektir. Bir de "tekasül" var. O da sahip olduklarınızı kendinizi tanımlarken kullanmaktır. Yani mal mülk çokluğuyla övünmek, ölene kadar kazanma hırsı ile yanıp tutuşmak ve sürekli elde edemediğiniz bazı şeylerin yokluğunu çekmek. Sürekli aç, sürekli aç... Erdem kavramının yani neye ihtiyacımız olup olmadığını bilmek, tespit etmek hiçbir şekilde bizim ticari iktisat söylemimizde yeri yok. Söylemek istediğim şu: İslam'ın hem üretimde hem de tüketim de temel ilkeleri var. Kuran-ı Kerim'in kesinlikle bir ekonomi dokrini yok ama hem üretim hem de tüketim konusunda getirdiği ilkeler var. Bu ilkelerin bir kısmı sosyalist söylemle örtüşür, bir kısmı kapitalist serbest piyasa söylemiyle örtüşür. İlkelerin örtüşmesi bunu herhangi bir söylemle özdeşleştirmemizi  mümkün kılmaz. Ama Kuran-ı Kerim'in en yakın durduğu şu: Almanlar "sosyal kapital" diye yeni bir şey geliştirmeye çalışıyorlar. Yani malın mülkün değil de, insanın gerçek anlamda değerli olduğu bir sistem. Sosyal kapitalde insanın kendinde bir değeri vardır ve bütün o üretim, tüketim insanı hırpalamayacak şekildedir. Toplumun en diptekini de en üsttekini de bir şekilde gözetecek bir sistemdir bu. Var olan sistemlerinse ayakta kalmak için seni beni çok fazla dikkate aldığını söyleyemem.
Böylece kendi sonunu hazırlıyor aslında...
Evet. Kuran-ı Kerim'de ayetler var, "Öyle bir ateşten sakının ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır" diyor. Yani ekonomik sistem, bu ekonomik sistemi beslemek için çıkarılan savaşlar, üretilen silahlarla öyle bir kısır döngüye sokulduk ki resmen yaşadığımız dünya bir ateşe dönüştü ve o ateşin yakıtı da insanlar...

"ARTIK ÖNEMLİ OLAN SOSYAL KAPİTAL"
İşte onun için yeni bir medeniyet ahlâkı gerekiyor...
Kesinlikle. Yeni bir medeniyet ahlâkı gerekiyor ve o medeniyet ahlâkının ortasında ta varlığın başlangıcında olduğu gibi insan var. Halife insan. Yeryüzünde medeniyeti kurma görevi insanda  olacak. Bütün üretiminizde, tüketiminizde, ikisi arasındaki bütün halkalarda bu insanın refahı, huzuru, güvenliği olacak. Yani ne toplum için, ne devlet için, ne uluslararasılık için... Almanlar'ın bu sosyal kapital vurgusu sosyalist söylemle kapitalist söylem arasında bir orta yol arayışıdır. Sosyal kapital yani esas sermaye insandır. Birilerinin bu insanın sırtına bir şekilde ayağını basarak kazanmasının yolunu kapatacaksınız. Tüketirken de üretirken de mutlaka süreci insan kontrol edecek. Şu anda bütün mekanizma insanı bir robot gibi görüyor. Siz herşeyi bir robot gibi götürüyorsunuz. Sosyal kapital böyle değil, tam tersi. İnsanın kontrol ettiği bir süreç. Ve herkesin kendi kabiliyetine, kendi yeterliğine göre değerlendirildiği bir süreç. Mesela kadının yeri ve statüsü. Kuran-ı Kerim bunun için nasip kelimesini kullanır. Nasip ticari bir terimdir. Optimal fayda demektir. Kadın ve erkeğin istihdam alanlarını bile farklı görür Kuran-ı Kerim. Bu çerçevede fırsat eşitliği dahil her şeyi yeniden değerlendirmek gerekir. İnsan sermayesine dayalı bir düzende yeni bir ahlâk ancak yeni bölümlemelerle olur. Yani sistemi tamamen yeniden gözden geçirmek gerekir.

"İNSANLARIN ÇOĞUNA UYARSAN YANILIRSIN”
Kamu vicdanı diye bir şey var mıdır? Şike meselesindeki düzenleme, emekli vekillerin maaşının artırılmasını öngören yasa kamu vicdanına aykırı bulundu, böyle konuşuldu. Vicdan dinde nasıl yer tutuyor? Topluluğun vicdanından bahsedilebilir mi?
Buna eskiden "maşeri vicdan" derlerdi. Ya da kamu vicdanı. Bazı konularda kamu vicdanının bir anlamı olabilir. Kayıtlı kullanmam şundan: Enteresandır, Kuran-ı Kerim'de “İnsanların çoğuna uyarsan yanılırsın” diye bir ayet var.
Ne demek o?
İnsanlar kendi zararlarına olabilecek bir şeyi gördükleri zaman valla öyle hakikatmış, doğrulukmuş falan hiç umurlarında olmaz. Kesinlikle doğru bu. Herkes çıkarını dikkate alır. Dolayısıyla hakikat konusunda halk, demokrasi çalışmaz. Olmaz. İnsanlar duygularına göre hareket eder. Hatta Danimarka'da minarelerle ilgili bir referanduma gidildi. Minareli cami olsun mu olmasın mı? Temsili demokraside halka sorulmayacak şeyler vardır. Demokrasi bazı konuları temsilcilerin çözmesini ister. Minare hassas bir konu, adamın dindarlığıyla alâkalı bir şey, orada doğrudan demokrasi çalışmaz. Bunu soramazsın. Sordular ve adamlar olmaz dedi. Neden soruyorsun? Bunu sormayacaksın. Orada kamu vicdanı yanlış yaptı. Bir Müslüman bile o ülkede yaşıyor olsa minareli cami olmalı. Ama insanlar duygusal. Siz deseniz ki "Ulus'ta Hıristiyanlar yaşıyor, biz oraya bir kilise yapalım," soralım kamuya, garanti veririm olmaz diyeceklerdir. Kamuoyu, maşeri vicdan daha çok irrasyoneldir, duygusal davranır, bahsettiğiniz konularda öyledir. Karşılaştırmalar yapar kendince. Temel haklar ve özgürlükler konusunda kesinlikle kamu vicdanına danışılamaz. Onun söylediğinin de hiçbir anlamı yoktur. O konular tamamen hak, adalet gibi temel ilkelerin bize dayattığı çerçevede çözülür. Siz bir şey yapacaksınızdır da, sadece onu dayandıracağınız bir yer olur kamu vicdanı. Niye yaptın bunu kardeşim? Valla kamu vicdanı böyle diyor. Kamu vicdanının haberi bile yok oysa o konuda...

"YA PEYGAMBERLER İŞLERİNİ YAPAMADI YA DA İNSANLAR BÖYLE!"
Ahlâktan girdik kamu vicdanından çıktık. Netice itibarıyla şöyle bir sonuç çıkarıyorum: Ahlâk diye bir şey dinlerde var, hatta belki dinlerden çıktı ahlâk. Ama insanlar ahlâkı kendilerine yontmaya başladılar...
Ahlâk olarak temel ilkeler var ve bu ilkeler daha yaşanılır bir dünya için. Fakat bunları herkes kıyısından köşesinden tırtıklamaya çalıştığı için şikayetimiz varsa, ki var, insanlar dertliyse, ki dertli, o zaman bu ahlâk ilkelerinin -ister bağımsız ahlâk ilkeleri, ister dinden kaynaklananlar olsun- çok da aktif olduklarını söylemek için safdil olmak lâzım. Neden? Ben arada soruyorum bunu. 5000 yıl önce, ortada Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed yok Aristo, Eflatun, büyük hocalarımız öğretmenlerimiz yok, insanlar aralarındaki ilişkiyi nasıl düzenliyorlardı? Yine kafasına vurup ekmeğini alıyordu, yine aldatıyordu, yine öldürüyordu. Peki Aristo geldi, Eflatun geldi, Sokrates geldi, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed geldi, hepsi kitaplar getirdi, hocalarımız geldi. Bu kadar süre sonra biz yine aldatıyoruz, yine tecavüzler var, yine hırsızlar, cinayetler var. O zaman açık: Ya peygamberler işlerini yapamadılar ya da bu insanlar böyle. Bu insanlarla başa çıkamıyorsun. İnsan böyle bir varlık. Bu ciddi bir sıkıntı.
İnsan doğası itibarıyla aslında ahlâksız yani?
İnsanın doğasında hep böyle etrafından dolanma isteği var. Hile-i şeriye dediğimiz şey bu. Thomas Hobbes Leviathan'da "insanlar neden bir arada yaşarlar" diye soruyor ve "çünkü onlar doğaları gereği vahşilerdir, yabani varlıklardır, onları biraraya toplayıp da bu vahşiliklerini kontrol etmezsen yerler birbirlerini" diyor: "Bu kontrolden de otorite çıkar. Devlet, otorite onları kontrol edecek mekanizma olarak çıkar..." Benim anlayışıma göreyse insanlar "birindeki eksikliği diğerindeki fazlalık gidersin" diye toplu halde yaşarlar. Siz doktorsunuz, ben avukatım, bir başkası diş hekimi; herkes kendinde eksik olanı diğerinden almak üzere birarada yaşar. Dolayısıyla biz, içgüdüleriyle haraket eden, birbirini öldüren varlıklar değiliz Hobbes'un dediği gibi. Tam tersine biz rasyonel varlıklarız ve o içgüdüsel tarafımızı da kontrol edebiliriz. Potansiyel olarak bunu böyle koyarsanız ayrı bir toplum teorisi geliştirirsiniz, tepenizde bir devlet otoritesine de gerek kalmaz. Otorite kötü bir terim çünkü. Burada iç otoriteyle insanın kendi kendini götürebileceği bir sistemden bahsediyoruz.
Benim ahlâktan kastım da buydu...
Evet bu. Otonom bir şekilde olmalı. 5000 yıldır peygamberler dil döktü, daha anlamadık. 5000 sene öncekilerden farkımız yok. Daha bile kötüyüz. Bir bomba atıyoruz, 200 bin kişi ölüyor. Caniliğimiz katlandı bile...

MODERN UYGARLIĞIN ÇATIŞMACI DOĞASINI BESLEYEN KÖKLER

MODERN UYGARLIĞIN ÇATIŞMACI DOĞASINI
BESLEYEN KÖKLER
Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün
Ankara Ü. İlahiyat Fakültesi
duzgun@divinity.ankara.edu.tr

Batı uygarlığının, Batı-dışı toplumların neredeyse tamamıyla ilişkisini çatış-
ma kavramı üzerinden kurmuş olmasının kaynaklarını tespit etmek, yüzlerce yıllık
bir düşünce arkeolojisi yapmayı gerektirmektedir. Batılı zihnin böyle bir düşünce ve
davranış tekdüzeliği geliştirmeye başlamasının ardında yatan temel motifi yakala-
mak için, Batının inanç öğretilerine de şeklini veren kök kültür sembollerinin deşifre
edilmesi gerekecektir. Zira Batı tarihinin çatışmacı kökleri, bu tarihi yapan zihinde
yatmaktadır. Batılı zihnin kendi dışındakilerle ilişkisini, ya kendine benzetmek ya da
yok etmek şeklinde dışa vuran güdüsü için onlarca sebep sayılabilir. Aşağıdaki ça-
lışmada bu sebeplerden Batının hakikat tekelciliğine ve tek tipleştirme ideolojisine
değinilecek ve Müslüman toplumların böyle bir zihin tezahürüne nasıl bir tepki
vermeleri gerektiğine ilişkin önerilerde bulunulacaktır.
Hakikat Tekelciliği ve Tek Tipleştirme İdeolojisi
Dünyayı homojen bir yapıya dönüştürme, Batı tarzı modernizmin temel he-
deflerinden biri olagelmiştir. Bu zihniyet, hem Rönesanstan başlamak üzere 18.
yüzyıla kadar süren Avrupa’nın kolonyal ve emperyal stratejisinde hem de post-
kolonyal süreçte Batı-dışı toplumlarla olan ilişkisi içinde keşfedilebilir. Aydınlan-
madan itibaren Batı düşüncesi, gerçekliğin nesnel doğası ile kendi içinde bulunduğu
şartlar arasında bir özdeşleştirmeye gitmiş, Batı dışı toplumlara tepeden bakan ve
bunları kültürel olarak bile irdeleme gereği duymayan bir paradigma geliştirmiştir.
Bu paradigma, söz konusu toplumların büyük bir kısmını Sosyolojinin çalışma ala-
nına dahi sokmamış, alt kültürler olarak görerek, Etnoloji ve Antropolojinin konusu
haline getirerek araştırmıştır. Batı dışı toplumların gelişme seyrini tartışan bu tekelci
düşünce, bu toplumların gelişmesinin ancak Batı zihninin yol haritasını takip etme-
leriyle mümkün olabileceği söylevini geliştirmiştir.
Hakikat tekelciliği, kurtuluş tekelciliği, Tanrı tekelciliği, cennet tekelciliği,
gibi uzatılması mümkün olan bu liste Yahudi-Hıristiyan geleneğin genetiğine sinmiş
bulunmaktadır. Bütün açıklama biçimlerini ‘merkez’ ve ‘çevre’ terimleri üzerinden
kurmaya alışan bu tekelci modernizm, Batı kültür havzasının dışında kalanların
tamamını bir kategori, kendisini ise bağımsız ayrı bir kategori olarak görmüştür.
Batı-dışı toplumların gelişme seyri bile, bu merkez-çevre ilişkisi çerçevesinde kur-
gulanmıştır. Bu bağlamda Batı-dışı toplumların nasıl bir gelişme seyri takip
ede(bile)cekleri konusunda tartışılan iki tezi hatırlamak gerekiyor: Bağımlılık tezi ve
post-kolonyal tez. Bağımlılık tezi, Batı toplumlarının Batı dışı toplumları nasıl etki-
lediklerini ve onları oldukları yere nasıl sabitlediklerini işlerken, post-kolonyal teori-
ler Batı dışı toplumların kendilerine has bir tür modernlik geliştirdiklerini iddia
etmektedir.1 Batılı gelişme çizgisini çizgisel-evrensel bir gidiş olarak gören zihne
göre, Batı modernizminin ulaştığı liberal yaşam biçimi, bütün gidişatların ulaşacağı
yegâne türdür. Bütün gelişme eğilimleri, farklılık taşısa da taşımasa da, gelip oraya
çıkacaktır. Başka bir ifadeyle Roma’ya çıkan birçok yol olsa da, Roma bir tanedir.
Bütün gerçeklikleri kendine bağlayan bu tekelci ve sadece kendini hakikat
olarak lanse eden tekilci söylem, Batı’nın tarih felsefesinde, teolojik ve felsefi mira-
sında kendini dışa vurmaktadır. Bu tekelciliğin tarihin kanlı sayfalarını oluşturduğu-
nu söylemeye bile gerek yoktur.
Tarih felsefesinde, tarihi İsa ile başlatmak ve bu tarihin öncesini İsa’nın geli-
şini hazırlayan tarihe, sonrasını ise onun izinden giden bir tarihe indirgeme bu tekel-
ci tarih felsefesinin bir göstergesidir. Bir diğeri ise, tarihte yaptıkları her eylemi
‘Tanrı böyle istiyor! (Deus lo volt!) çığırtkanlıklarıyla süslemiş olmalarıdır. Haçlı
Seferleri sırasında yapılan bütün savaşların kaydını tutan eserlerin Gesta Dei Per

Francos (Tanrı’nın Frankların Eliyle Yaptığı İşler) olarak adlandırmaları ise, bu
tekelciliğin zirve yaptığı noktayı göstermektedir.
Bu tekelciliğin en net gözlenebileceği alan, şüphesiz, dinsel/teolojik tekelci-
liktir. Batı kültürü içinde özünü kaybeden Hıristiyanlık, başka din mensupları şöyle
dursun, kendi içindeki ayrışmalara ve ihtilaflara bile tahammül edemeyen tekilci bir
şiddet kültürünün prototipini yaratmıştır. Viva la vita (yaşasın hayat!) değil, Viva la
muerte! (Yaşasın ölüm!) bu şiddet kültürünün yaşam boyu sloganı haline gelmiştir.
Batı’nın kendi dışındakilerle ilişkisindeki baskın unsur, teolojik detaylardan
değil, hegemonyacı bir anlayıştan beslenmiş ve din de bu hegemonya sürecine hiz-
met eden bir aygıta indirgenmiştir. Bu hegemonyacı tahakküm Müslümanlar kadar
Katolik olmayan Hıristiyanları da kendine hedef seçmiş, şiddete dayalı ilişkilerin en
önemli ve uzun süreli kesitini oluşturan Haçlı seferleri sırasında Katolik dünyası bu
tavrını Müslümanların dışındaki din ve anlayışlara da dayatmıştır. Bunun en iyi
örneği, Fransa’dan hareket eden haçlıların Almanya’dan geçerken yollarına çıkan
Yahudileri katletmeleri, yine IV. Haçlı Seferi’nin Müslümanları bırakıp da Orto-
doksların merkezi İstanbul’u hedef seçip, talan etmeleridir (1204).
Mutlak kudreti kendinde görme ve Latin Katolik Kilisesi’ni, İsa Mesih’in
yeryüzünde temsil edildiği tek mekân olarak kabul etme anlayışı, Latin Hıristiyanla-
rının diğer din ve inanç mensuplarına toleranssızlığının başlıca sebebiydi. Onlara
göre inançsız birisine gösterilecek müsamaha, vatan hainliğiyle eşdeğerdeydi. Orta-
çağda bu uygulama, şu ifadelerde görüleceği gibi, kendine St. Thomas ile güçlü bir
teorik temel bulacaktır:
“Seküler devletin yetkisini elinde bulunduranlar, büyük suç işleyenleri ölüm-
le cezalandırabilmektedir. Dinden dönme veya hak dini (Katoliklik) reddetme, gü-
nahların en büyüğüdür. O hâlde dinden dönenler ve onun hak olduğunu reddedenler,
sadece aforoz edilmek suretiyle kiliseden uzaklaştırılmakla kalmamalı, öldürülmek
suretiyle dünyadan da uzaklaştırılmalıdır.”

Bu teolojik ön deyinin bir sonucu olarak, 1492’de Reconquista’dan sonra,
kültürel varlıkların var olmaya devam etmesine imkan tanıma ve kültürel hareket
özgürlüğünün adı olan Endülüs’ün bu yapısının devamına zemin hazırlama yerine,
yedi yüzyıllık bir medeniyetin temel kurucuları olanlar atıldıktan sonra bir kültür
kıyımı gerçekleştirilmiştir.
Tekelci zihniyetin kendini açığa vurduğu bir diğer alan felsefedir. Felsefede
tekelciliğin tipik temsilcisi F.Hegel’dir. Hegel’in Ruh (Geist) felsefesi bunun en iyi
örneğini oluşturmaktadır. Buna göre, alemin ruhu olarak tanımlanan Tanrı’nın iş
yapabilmesi için eli, ayağı olarak kullanacağı bir millete ihtiyacı vardır. Bu millet
Hegel tarafından Germenler olarak gösterilmektedir. Hitler’in elinde aktüelleşen bu
kuramla Tanrı’yı tekeline alan bu zihniyet, insanlık tarihinin karanlık sayfalarını
kabartmaktan öte ne işe yaramıştır?
Yahudi-Hıristiyan geleneğin hakikat tekelciliği ve tahrifçiliği, Kur’an tara-
fından reddedilmekte ve başlarına gelen kanlı ihtilafların ve gruplaşmaların, bu
tekelciğin ve tahrifin bir cezası olarak aralarına salıverildiği seslendirilmektedir:
“Biz Hıristiyanız” diyenlerden de sağlam söz almıştık. Ama onlar akılların-
dan çıkarmamaları istenen şeylerden önemli bir kısmını unuttular. Bu sebeple biz de
aralarına kıyamet gününe kadar sürecek bir düşmanlık ve kini salıverdik. …”3
“Bir de Yahudiler, Allah’ın eli sıkıdır, dediler. Ama bağlanan kendi elleri ol-
du ve bu söylediklerinden dolayı da lanetlendiler. … Söylediklerinden dolayı, arala-
rına kıyamet gününe kadar sürecek olan bir düşmanlık ve kin soktuk. Her ne zaman
bir savaş ateşi tutuşturmuşlarsa, Allah, onu söndürmüştür. …”4
Tarihi Tanrı ile yaptıklarını söyleyen bir milletin, Tanrıları tarafından lanet-
lenecek bir tutumla muallel sayılmaları ibretlik bir durum değil midir?
Burada önemli bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor: Özü gereği ‘İyi’ olan
Allah, tarihin seyrinin de iyiye gitmesi ve tarihin bir faziletler tarihi olması için
insanlarla bir misak/pakt yapmaktadır. Mîsak, hem bireysel hem de toplumsal bir
boyuta sahiptir. Bireysel olarak nasıl bir anlam taşıdığını, insan prototipi durumun-
daki Adem’le Allah arasındaki ilişkiyi başından sonuna kadar takip ettiğimizde
görürüz. Toplumlarla Allah’ın misak yapması ise peygamberler göndermekle ger-
çekleşmektedir.
Temiz bir fıtratla yaratılan insanın saf halinin, büyüyüp gelişmesiyle nasıl ih-
tiraslı (muktedir olmayı arzulayan/muhteris) bir insan karakterine dönüştüğünü ve
bu saflık ve ihtiras yahut iktidar/tahakküm diyalektiğinin de tarihin seyrine yön
verdiğini biliyoruz. Bu misak’ın varlığı, insanın bu ihtirasının ve tahakküm arzusu-
nun, tarihi hem insan hem tabiat hem de bütün diğer varlıklar için bir bozgun tarihi-
ne çevirmesini önlemektir. İnsanın organik ve inorganik bütün ilişkilerinde hakkı ve
adaleti ayakta tutmasını öngören Misak’a aykırı davranmakla da, fısk (fasıklık),
zulüm, tuğyan (zulmün toplumsal boyut kazanması) gibi kavramlar tarih sahnesine
çıkmaktadır.
Allah’a aidiyet yahut Allah’ın seçilmiş kulu/milleti olma iddiası, bu misaka
uyup uymamakla test edilmelidir. Allah’ın ahdine nail olan, onun kurtuluşa erdire-
ceği milletler, seçilmişlikleri kendilerinden menkul olanlar değil, bu misakın şartla-
rına uyanlardır. Bu misakta ayakta tutulacak temel kavramlar vardır: adalet dağıt-
mak, özgürlükleştirme, güven vermek, açları doyurmak, açıkları giydirmek, vs. Bu
terim ve kavramlara kim bir yaşam alanı açarsa bu misaka göre davranmış ve Al-
lah’ın seçilmiş kulu olma hakkına kavuşmuş; kim de onları dumura uğratmak için
gayret etmişse, zalimler tayfasına eklenmiştir.5 Bunun dışındaki iddialar salt kurun-
tudan ibarettir.
Modernizmi üreten Aydınlanmacı akıl, hareket noktası ve kendisine koyduğu
hedef itibariyle; sözde evreni keşfedecek böylece mitolojik imgelere dayalı olarak
algılanan bir evren modeline son verecek, aklın hakimiyetini ifade eden rasyonel bir
çağı hakim kılacaktı. Ancak aydınlanmacı aklın bu dünyayı mitolojiden, çılgınlık-
lardan kurtarma teşebbüsünün fiyaskoyla sonuçlandığı ve insanlığı kaosa sürükleyen
deliliği ve çılgınlığı ürettiği apaçık ortadadır.
II. Dünya Savaşı ve Cezayir’le Fransa arasındaki mücadelede ölen bir milyon
Cezayirlinin ardından zirvesine çıkan post-modern düşüncede, Frantz Fanon Yeryü-
zünün Lanetlileri’nden ve M. Foucault Deliliğin Tarihi’nden Adorno ve Horkheimer
da bu tür bir Aydınlanmanın Diyalektiğinden bahsederken eleştirmek için hep Ay-
dınlanmaya ve onun ürünü modernizme göndermede bulunacaklardır. Batının bu
yıkıcılığının ardından, artık, Batının kendi gerçekliğini, modern bilimin temel para-
digmalarının evrenselliği altına yerleştirerek temel evrensel gerçeklikler olarak sun-
ması eskisi kadar itibar görmeyecektir. Postmodern düşünceyle birlikte Aydınlan-
manın bu tekelci ve etnosentrik mitosu soluklaşmaya başlamıştır.
Burada post-modernizmin bize hediye ettiği büyük bir gelişmeden bahsetmek
gerekir: büyük-anlatılar tarihi sona ermiştir. Postmodern paradigma, modernliğin
temel kök kavramları olan evrensel akıl, tekil hakikat ve bilgi yapılarını derin bir
rölativiteye açarak Batı epistemolojisini temelden sarsmıştır.6 Her şeyi Batı’nın
koyduğu temel paradigmalar ışığında görme, değerlendirme ve değer kriterlerimizi
bunların ışığında oluşturma alışkanlığımızın bozulduğu an, eşyanın tabiatına en
uygun olanın ne olduğu ve gelecek tarih perspektifinin insanlık onuruna yakışır
şekilde nasıl kurgulanması gerektiğini sorgulama yetkinliğini kazandığımız andır.
Bu sorgulama yetkinliği, sosyal pratiklerden tutunuz da inançlara, eylemlere, insan-
ların kendilerini açıklamak ve anlamlandırmak için referansta bulundukları gelenek-
lere kadar geniş bir yelpazede etkisini gösterecektir. Post-modern kültür, çoğulculuk
kavramını geliştirerek, modern kültürün öteki olarak damgaladığı kültür unsurlarını
kurucu-öteki seviyesine çıkarmış, Batılı bir önyargı olarak kalıcı bir paradigmaya
dönüşen diğer ırkların, cinslerin, kültürlerin aşağı kategorileri temsil ettikleri ve
bunlarla ilişkinin hegemonik bir tavır üzerinden kurulması gerektiği görüşünü kö-
künden sarsmıştır. Her bir kültürün kendi sistematik mantığı içinde hakikatin bir
yönünü temsil ettiği ve böylece de saygınlığı hak ettiği düşüncesi, modernliği salt
kendi rasyonalitesi ile özdeşleştiren Batı tarzı modernlik için kolayca kabul edilebi-
lecek bir realite değildi. Ama gelinen noktada, kendini sadece Batı geleneğini takip
eden toplumsal gerçekliklere sinerek açığa çıkaran bir hakikat fikri artık hikâye
olmuştur.
Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik modernliğin sloganlarıydı. Özgürlük, farklılıkla
birlikte eşitlik, kardeşlik, ve hoşgörü ise post-modernliğin sloganları haline gelmiş-
tir. İyimser bir tarih felsefesine sahip olanlar ve geleceği bütün insanlığın ortak tari-
hine çevirmek isteyenler şunları başarmak zorundadırlar: modernitenin insanlık
başta olmak üzere parçaladığı gerçekliği yeniden bütünleştirmek (tevhîd).7 Geçmiş-
ten tevarüs edilen her türlü çatışmayı körükleyen kültür verilerini bir kenara bırak-
mak ve insanların gayretlerini karşılıklı iyiyi (ma’ruf) üretmeye yönlendirmek. Böy-
lece insanları sadece kültür ve tarih kargoculuğu yapmaktan kurtarıp, tarihi bir ümit
ve beklenti tarihine dönüştürmek.

Tekelciliğe ve Tek Tipleştirmeye Karşı Yapılması Gerekenler:

1. Tek Tip Tarih, Tek Tip İnsan ve Tek Tip Modernlik Ülküsünü Reddetmek
Tarihsel açıdan, İslam ve onunla bütünleşmiş hayat tarzları, bir kültürel gele-
nek terkibi oluştururlar. Kültürel gelenek de doğası gereği gelişir ve değişir; gelişim
ve değişimi ne kadar büyük olursa mensuplarına da o kadar büyük hareket serbestli-
ği getirir. Statikleşip daraldıkça ve kucaklayıcı niteliğini kaybettikçe, mensuplarının
hareket alanını da buna paralel olarak daraltmaya ve tahammülsüzleştirmeye başlar.
Dinlerin daha doğrusu din mensuplarının zamana, tarihe ve gelişmeye direnmeleri,
başka bir ifadeyle dünyaya ait olmaya alışamamaları ise, hem sorunun hem de sonun
başlangıcını oluşturur. Bu sebeple, orijinal formlarıyla dinlerin modernleştirici ve
yenileyici süreçleri içlerinde barındırıyor olmaları, dinlerin tarihte diyakronik dönü-
şümlere yol açtığını söylememize imkân vermektedir. Bu anlamıyla tarihte dinlerin
tuttuğu yeri daha iyi anlamak için, iki kavrama; ‘historie’ ve ‘geschiechte’ kavram-
larına atıfta bulunmak analizimizi kolaylaştıracaktır.8
Historie ile, varlığın tarihte yer tutmuş haline, geschichte ile ise devir açıp
kapayan ve kendinden sonraki olaylar üzerinde uzun süreli etki yaratmış olaylara
atıfta bulunulmaktadır (diachronism). Bu iki kavram ise, içeriklerini kronos (saatin
ve takvimin gösterdiği zaman) ve kairos (önemli ve belirleyici anlar) terimlerinden
almaktadır. Bunlara dayalı olarak da, zaman tarafından belirlenen olaylar ve za-
man’da yer tutan olaylar ayırımı yapılmaktadır. Bu tarihsel olaylardan bir kısmı
karar vermeyi gerektiren bir nitelik taşır ve bu karar unsuru olayların içine bireyleri
ya da toplumları çeker. Böylece söz konusu olay, tarihin kırılmasına götüren bir
niteliğe bürünür. Peygamberlerin gönderilme anları ve halkın buna verdiği cevap,
bunun en iyi örneğidir. Hem gerçekleştirdikleri teorik ve pratik kırılma, hem bu
kırılmaların uzun vadedeki etkisi, hem de bu kırılmanın gerçekleşme sürecine ‘bi-
linç’li olarak katılan insanların varlığı dikkate alındığında, dinlerin tarihteki rolünü,
‘geschiechte’ kavramıyla karşılamak gerekir.
İlahi gelenek, her topluluğun karakterine uygun düzenlemeler öngörerek, ta-
rihin devinimini ve gelişimini sağlamıştır: “…sana gelen hak’tan ayrılıp da onların
arzularına uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol/minhac koyduk”9 aye-
tinde anılan şeriat/şir’a ve minhac kavramları bu konuda bize yol göstermektedir.
Bütün insanları tarih sahnesine tek tip bir millet olarak çıkarmak yerine, bir tekâmül
serisini tamamlayacak şekilde farklı milletler ve bunların karakterlerine uygun farklı
şeriat ve minhacdan bahsedilmektedir. Şeriat’ın ve bunu uygulama yöntemi duru-
mundaki minhac’ın somut bir anlayıştan soyuta doğru nasıl evirildiğini görmek için
Kitab-ı Mukaddes’ten Allah ile İsrailoğulları arasındaki ilişkiyi takip etmek ve dinin
nasıl mükemmelleştirildiğini10 görmek gerekir.11 Allah’ın insanlarla ilişki tarihini
yazılı olarak takip etmemize imkân veren Kutsal metinlere baktığımızda, bu ilişkiyi
resmeden dilin ve insanlar arasındaki ilişkilerin temel sistematiğini oluşturan hitabın
ve normların somuttan soyuta doğru gelişip evirildiğini ve Tanrı’nın ilk insanlara
hitabının daha detaylı ve anlaşılmayı kolaylaştıracak tekrarlara sahipken, bu özelli-
ğin Kur’an’da terk edildiğini görürüz.
İlerleme mantığı açısından tarihinin başını tutan insanla, sonunda yaşayan in-
san arasındaki fark, hem insan ilişkilerini kuran ve tanımlayan kavramların var olup
olmadığı, hem de bu kavramlara yükledikleri anlamda yatmaktadır. İnsan ilişkileri-
nin sade olduğu bir dönemde, şu an yaşayan insanın, karmaşık ilişkilerini anlatmak
için kullandığı terim ve kavramlara yer yoktu. Ama daha önemlisi, bazı soyut kav-
ramlara yüklenen anlamlar değişiklik gösterebilmektedir. Örneğin, insandan bağım-
sız olarak bir ‘adalet’ kavramının var olması, bu kavramın içeriğinin on bin yıl önce
doldurulmasıyla, günümüzde buna yüklenen anlamın aynı olduğu anlamına gelmez.
Adalet’in size yapılana aynıyla karşılık verme olarak alındığı kriminal adalet’ten,
size yapılan kötülüğü bağışlamanızın adaletin en üst formu olarak tanımlandığı bir
etik adalet anlayışına doğru evirilme söz konusudur.
2. Tarihsel ve Toplumsal Belirleyenlerin Ötesine Geçmek
Yaşadığımız tarih, belli bir zaman diliminde yaşayan, yapıp ettikleri sebebiy-
le sevinen ya da pişmanlık duyan insanların, başka bir ifadeyle kendi zaman dilimle-
rindeki tarihi kontrol edebilme gücünü gösterenlerin biyografik tarihi olması yönüy-
le insanidir. Ama bu zaman diliminin insanları, kendi zamanlarında meydana gelen
ve özellikle tarihi (historic) olan ve tarihte kırılma yaratan olayların meydana gel-
mesini ya da gelmemesini bütünüyle kontrol edemezler. Bu yönüyle tarihi olayların,
biyografik tarih yorumunu aşan bir yönleri vardır. Örneğin, İkinci Dünya Savaşı’nı
yaşayan insanların bu savaşın meydana gelmesindeki sorumlulukları bir dereceye
kadardır. Bu savaşın anlaşılması için onlarca yıl öncesine giden bir analizin yapıl-
ması gerekir. Dolayısıyla tarih biyografik yahut kronolojik olmanın ötesinde, kontrol
edebildiğimiz sebeplerin ötesine geçen sebep-sonuç ilişkisine sahiptir. Bu yönüyle
tarihin aşkın bir tarafı vardır ve o anın yaşayan insanlarını aşan bir özelliğe sahiptir.
Ancak bu aşkınlık sebep-sonuç zinciri içinde hareket eden rasyonel bir aşkınlıktır ve
içerisinde yasallık fikrini barındırmaktadır. Aşkın bir varlık olarak Tanrı’nın, tarihle
nasıl bir ilişki içinde olduğu, bu ilişkiyi hangi kavramlar üzerinden gerçekleştirdiği,
cevaplanması gereken bir soru olarak karşımıza çıkmaktadır.
Allah-tarih arasındaki ilişkiyi kuracağımız ve bu ilişkiyi sürekli kılacağımız
kavramlarımız var mıdır? Şayet bu tür kavramlar var ise, bu durumda tarih, sadece
insanın değil, bir anlamda Tanrı’nın da tarihi olacaktır. Bundan kastımız, üzerinden
tarih geçen (beşer) ya da tarihi yapan (insan) haliyle diğer tabiat varlıklarından ayrı
bir yere sahip olan insanın, hem kozmik hem de tarihsel zaman içinde kendi başına
bırakılmadığını vurgulamaktır. Hem kozmik hem de tarihsel zamana böyle bir anlam
zerki, Allah’ın bütün fiillerinin bir amaca yönelik olması (hikmet) sebebiyle, tarihin
akışı ve sonu ile teorileri kurgularken önümüze farklı hedefler koymamızı sağlaya-
caktır.
Öyle görünüyor ki, insanın Allah’la ilişkisini kurarken referansta bulundu-
ğumuz bütün kavramlar, tarih ile Allah arasındaki ilişkinin de temel referans kav-
ramlarıdır. Mikro düzeyde kurulan Allah-insan ilişkisi, makro düzeye taşındığında,
bir toplumun yahut milletin Tanrı ile ilişkisi haline gelmekte ve tarihsel bir bağlama
oturmaktadır. Bu yönüyle tarih, insanın ve insan topluluklarının yapıp etmelerinden
oluşmakta ve gidişatında belli yasaları takip etmektedir. Tabii unsurların (güneş, ay,
yağmur, vs.) Allah ile ilişkisini kurarken, hangi şartlar altında ne tür davranışlar
sergileyeceklerinin belirlenmiş olması anlamında kullandığımız kader kavramı,
insan ve tarihi söz konusu olduğunda inayet kavramı olarak karşımıza çıkacaktır.
İnayet, Allah’ın canlı varlıklarla ilişkisini kurduğu kavramdır ve içinde, Allah’ın bu
organik varlık alanıyla sürekli irtibatta olması, onları gözetmesi, müdahale etmesi
anlamlarını barındırmaktadır.
Tarihin bir hikmete bağlı seyir takip etmesi ve sürekli olarak Tanrısal inayetin
nesnesi olmaya açık bir alan olarak görülmesi, kendini tarih bölümlemelerinde de
göstermektedir. İbn Haldun’un, Tarih’i ihbari ve inşai olarak bölümlemesinin altın-
da bu hikmet kavramı yatmaktadır. Bu bölümlemede, ihbari tarih, cereyan eden
olayların kronolojik aktarımını verirken, inşai tarih, tarihsel olayların cereyan düze-
nini, nedenlerini incelemektedir. İbn Haldun, evrende olup biteni anlamaya yönel-
mesi itibariyle tarihi (ikinci anlamda) hikmete dahil etmektedir.12 Bu hikmet çerçe-
vesinde devinen tarih, bir hedefe yönelmiş olması sebebiyle kendinde bir değere
sahiptir. Yine bu hedefi bir seyir hattı olarak tarihin önüne yerleştiren Yüce Var-
lık’la irtibatından dolayı kendi dışındaki Varlık alanının iş görme tarzıyla ilgili de
ipuçlarını içinde barındırmaktadır. Dolayısıyla tarihe verilecek anlam, bir bütün
olarak varlığın evrensel anlamını da açığa çıkaracak bir öneme sahiptir.
Toplumlar çoğu zaman, içinde yaşadıkları ve onları çevreleyen ve sınırlayan
toplumsal düşünme ve hareket etme biçiminin ötesine geçmek ve ideal olanın peşine
düşmek için bir üst doktrine ihtiyaç duyarlar. Kendi dinamikleriyle evirilemeyen bir
toplumu böyle bir doktrin uyandırabilir ve evirebilir. Toplumun görme ve hareket
etme kabiliyetindeki toplumsal felç ve tutulma durumunu aşmak için, gönderilen
peygamberlerin bu insanları, ‘kalkın, uyanın’ nidalarıyla uyandırmaya çalışmasının
mantığı burada yatmaktadır. Kur’an alışılagelen toplumsal matrisin belirleyici de-
ğerlerinin dışına çıkarak tarihte bir kırılma yaratmanın imkânını göstermek üzere
Ashab-ı Kehfi (Yedi Uyuyanlar), Firavun’un eşi Asiye gibi örnekleri vermekte ve
uyanmamakta direnenleri ölüler ve sağırlar olarak deşifre etmektedir:
“Bil ki sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderken sağırlara da çağ-
rıyı duyuramazsın.”

3. Tarihe Kendi Kavram ve Değerleriyle Müdahale Etmek
Dinlerin vahyedilmelerinin temel sebebi, toplumlarda kurulu hegemonik ya-
pıyı sökerek ve geleneksel ilişki biçimlerini yıkarak yeni bir matris oluşturmak ve
sağduyu, adalet, özgürlük gibi temel kavramlar çerçevesinde yeni bir yapı inşa et-
mektir. Bu yapısıyla dinler modernleştirici ve yenileştiricidirler. Bu yenilemenin
amacı da toplumda bazı kesimlerin aleyhine kurulan hegemonyacı yapıyı söküme
uğratmaktır. Ancak ilerleyen süreçte dinler açıklama biçimlerini, mantıklarını ve
kurumsallaşmalarını, kurulu bir devlet düzeni içinde oluştururlar ve vahyedilme
amaçlarına aykırı olarak, devletin hegemonya kurmak için kullandığı araçlardan
birine dönüşebilirler. Hıristiyanlığın başına gelen felaket bunun en bariz göstereni-
dir. Haçlı seferleri ve kolonyal dönem başta olmak üzere, Batı tarihi, dinin
hegemonik bir unsura nasıl indirgenebileceğinin örnekleriyle doludur.
Bu durumda, dinlerin ilk geliş anındaki temel gayesi, yani insanlar arasında
standartlaşan ve bu halleriyle idealmiş gibi gösterilen ilişki biçimlerine müdahale
etme görevi, o dinin müminleri tarafından sürekli canlı tutulmalıdır. Müminler eleş-
tirel bilinç, yaratıcı imgelem, ütopik kurgular ve diyalektik düşünme biçimleriyle,
yaşadıkları toplumda ilişkilerin temel insan hakları, adalet, özgürlük, güven, gibi
kavramlar ışığında yapılandırılıp yapılandırılmadığını test etmelidirler. Böylece
dinin modernleştirici ve yenileştirici işlevinin kaybolup, toplumun herhangi bir ku-
rumuna indirgenmesinin yolu kapanmış olacaktır.
Din, kendine has terim, kavram ve sembollerle belli bir düşünceyi yahut zihni
yapılandırır. Bu yapılandırma tarihte diyakron (tarihin akışının farklı bir mecraya
taşınıp, farklı dinamiklerle ilerlemesi) denilen kırılmalara sebep olur. Ulu’l-‘Azm
denilen peygamberleri diğerlerinden ayıran özellik, böyle bir kırılmayı gerçekleştir-
melerinde yatmaktadır. Bu diyakronik kırılma içinde din, kişiler ve varlıklar için
tamamen yeni anlamlar yaratır ve bu anlamları onlara yükler. Bu anlam yüklemesiy-
le güçlü olan zayıfa, zayıf olan güçlüye dönüştürülür. Bu tersine çevirme olayı ne
kadar geniş bir taban bulursa, bu değiştirici ve dönüştürücü değerler de o kadar bes-
lenir ve bu karşılıklı ilişki sonunda değer yargılarında bir kırılmaya götürür. Bunu
örneklemek gerekirse: Bütün toplum fertlerinin aynı davranışları sergiledikleri bir
bağlam içinde haklı-haksız, zalim-mazlum kavramları arasındaki çizgi o kadar net
değildir. Örneğin herkesin köle sahibi olduğu bir ortamda, köle edinmenin ahlaki
temelini kimse tartışmaya açmaz ve kölelere kötü muameleyi de bir ahlaksızlık ve
zulüm olarak adlandırmaz. Ancak bir din, yaygınlaştırılmak suretiyle normal bir
olaymış gibi sunulan bu davranış tarzına, tarihin standartlaştırılmış bu kesitine mü-
dahale eder ve kölelere kötü muameleyi ahlaksızlık ve zulüm olarak nitelendirirse;
bu toplumda o ana kadar bulunmayan kavramlar iş görmeye başlar. Artık bu toplum
zalimler ve mazlumlardan oluşan bir topluma dönüşür; mücadele de bu iki kesimin
mücadelesine. Bu niteliksel bir değişim ve dönüşümdür ve bu dönüşüm, insanlar
arasındaki ilişkinin hem normatif hem de ahlaki niteliğinde değişiklikleri yaratır. Bu
yönüyle, tarihin deviniminin temeline ‘çatışma’ ve ‘mücadeleyi’ koyanlar haklıdır-
lar. Ancak bu temeli, Marksist teorinin belirginleştirdiği haliyle sadece ekonomik bir
zemin üzerine inşa etmek eksiktir, bu aynı zamanda ideolojik, dahası varoluşsal bir
mücadeledir. Bu mücadele içinde din, peygamberleri aracılığıyla yeni terimler, kav-
ramlar ve semboller kısaca dinsel bir retorik yaratır ve kendilerine has mücadele
zeminini bu retorik üzerinde yükselir. Böylece felsefenin metafiziksel önermeleri,
peygamberlerin elinde aktüelleştirilir ve tarihselleştirilirler. Zira, kendi kavramlarını
ve bu kavramların hayat verdiği toplumsal matrisi yaratamayan bir din yahut düşün-
ce zaten uzun soluklu olamaz.
Müslüman toplumlar bir düşünceye, eyleme ve kuruma dinamizmi kazandı-
racak olan, onu geçici değil de sürekli kılacak olan ve başka kurumlara da evrensel
bir tarzda katkıda bulunacak ‘evrensel/tümel’ değerleri yaratmanın peşinde olmalı-
dırlar. İslam’ın Tanrı’sının bu anlamda el-Kayyûm14 (değerlere kaynaklık eden)
olduğu ve gönderdiği dini de, ed-dînü’l-kayyîm15 (değer üreten, kendi değerleriyle
ayakta duracak yeterlilikte olan) olarak tanımladığı unutulmamalıdır.

4. Müslüman Toplumların Eleştirel Bilinçle Kendilerini Yeniden Kurmaları
Müslüman toplumların kendi gelenekleri içinde problem alanı olarak karşıla-
rına çıkan sorunları daha açık bir zihinle ve risksiz bir şekilde karşılarına alıp sorgu-
lamaları gerekir. Dinin her an yenileştirme işlevi, müminlerine bu hakkı vermekte ve
bunu içtihad olarak kurumsallaştırmaktadır. Sorgulanan gelenekten ayıklanan ayak
bağlarının ardından, İslam toplumları kendi modernliklerine doğru açılma imkânını
yakalayacaklardır. Kendi modernliklerini arama çabası içine girme özgüvenini yaka-
layan Müslüman toplumlar, sürekli geçmişte seyahat eden anakronikler olmaktan
kurtulacak ve gerçekleştirmek için can attıkları ideallerini aktüelleştirecekleri kendi
gelecek tarihlerini yapma sürecine gireceklerdir. Böylelikle sürekli kendilerinden
önce geçenlerin yükünü taşıyan ve kendine ait bir şey üretemeyen kargo kültlerin ve
kültürlerin toplumu olmaktan çıkmanın da yoluna girmiş olacaktır. İslam dininin,
Hıristiyanlığın başına gelen kültürel anlamda sadece bazı kültlere, siyasal anlamda
ise bir hegemonya unsuruna indirgenme riskinden kurtulabilmesinin yolu buradan
geçmektedir.
Müslüman toplumlar, tekelciliğe reddiye olmak üzere, kendi modernliklerini
yaratmanın peşinde olmalıdırlar. Bunu gerçekleştirecek terim ve kavramlara sahip-
tirler. Bir dinin böyle bir modernlik yaratma kapasitesini ölçmenin yolu, hem kendi
mensupları için hem de diğer din ve düşünce mensupları için ne kadar yaşam alanı
açtığına bakmaktan geçer. Kur’an rengine, dinine, diline, vs. bakmadan bütün insan-
ları güvenceye almakta16, din mensuplarının (Ehl-i Kitap) Müslümanlarla ilişkilerini
sarsılmaz bir zemine oturtmakta, hangi dine ait olduğuna bakmadan bütün
mabedlerin korumasını bir ödev olarak Müslümanların omuzlarına yüklemekte, vs.
ve böylece bu konularda kendi dışında yaratılan uygulamaların aksi bir yaşam alanı
açabilmekte ve kendi modernliğinin temellerini kurabilmektedir.
5. Toleransı ve Çoğulculuğu Geliştirmek
Tolerans ve çoğulculuk kavramlarının modern Batı düşünce paradigması
içinde yer almaması, diğer kültür ve din mensupları aleyhine yıkıcı bir sürecin ya-
şanmasına sebep olmuştur. Çoğulculuk adına modern liberalizmin kavramsallaştır-
dığı şey, bireyci çıkarların çoğulculuğudur. Çoğulculuk, sonu gelmeyen çıkar ço-
ğulculuğunun yarattığı piyasa kavramı içinde alınıp satılan her şeyin çoğulculuğuna
değil, farklı yaşam tarzlarının çoğulculuğuna imkân vermelidir. Farklı etnik ve dini
grupların çoğulculuğu, Batı tarzı modern dünya görüşüne yabancıdır. İnsanlara baş-
kalarının alanına girmedikçe istediklerini yapma alanları yaratmanın, çoğulculukla
ve toleransla hiçbir ilgisi yoktur.
Bu anlamda, tolerans ve çoğulculuk, çağdaş kültür platformunun tartıştığı
içerikle, Batı uygarlığının değil, İslam kültürünün bir parçasıdır. İslam toplumu,
Batının aksine, çoğul sosyal ve dini gruplar fikrine başından beri tanıdıktır. Bu ço-
ğulculuğun içine sadece İbrahimi gelenek içinde anılan Ehl-i Kitap değil, ruhi gele-
nekleriyle, Doğu kültürleri de, bu çoğulculuğun meşru bir parçası haline getirilmiş-
tir. İslam toplumunun kendi içindeki çeşitliliği ve çoğulculuğu da, yine Batının tarih
sicilinin aksine, kutsanmıştır: İhtilafu ümmeti rahmetün, (ümmetimin farklı görüşte
olmaları rahmettir) hadisinde en açık ifadesini bulmuştur. Buradaki ihtilaf (halife,
muhtelif, halef (ardıl) gibi terimlerin de aynı kökü paylaştığını düşündüğümüzde)
düşünce ve eylemde sürekliliğe köken sağlayan bir düşünce zenginliğini içerdiğinin
ve İslam toplumunda farklılığın meşruiyet zeminini oluşturduğunun altı çizilmelidir.
İslam düşüncesi içinde bu ihtilafın meşruluğunu temellendiren en temel kavram
içtihattır. Müslümanların kodifikasyon sistemi içinde içtihadı bütün çağların başvu-
rulacak bir yorum ve hüküm çıkarım yöntemi olarak tutmaları bunun göstergesidir.
İslam medeniyeti içinde kurumsallaşan birçok uygulamanın (Şia ve Ehl-i
Sünnet, ve diğer fikir ekolleri) kurucu metinlerin çoklu yorumunun kurumsallaştı-
rılması ile gerçekleştiği dikkate alındığında, bu metinlerin farklı yorumlarının farklı
kurumsallaşmaların yolunu açacağı kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Metin ve metin
yorumu arasında bir ayırım yapma geleneği, karşımıza böyle bir esnek yapı çıkar-
maktadır. Şüphesiz politik, ekonomik, ahlaki, vs. birçok kurumsal yapının bu yorum
alanı içine girdiği ve sürekli gelişmeye açık bir alan olduğu kendiliğinden ortaya
çıkacaktır. ‘Ana metnin’ değil de bu ‘yorum külliyatı’nın ve bu külliyatın kaynaklık
ettiği teolojik-kültürel yorumların böyle bir katkıya açık halde tutulmaları büyük
kazanımlar sağlayacaktır.
6. Reaksiyoner Düşünce ve Davranışın Karşısına Dikilmek
Şüphesiz dinlerin ve kültürlerin ifade biçimi, mantığı ve yapısı yaşandıkları
bağlam tarafından beslenmekte ve şekillendirilmektedir. Hem kendilerini savunur-
ken hem de temellendirirken dinler kendilerini yeniden kurmaktadırlar. Dinler mo-
dern seküler liberal sistem içinde kendilerini daha çok tepkisel bir tarzda kurmakta-
dırlar. Şüphesiz bu tepkiselliğin temelinde, seküler modern uygarlığın, bu uygarlığın
ürünleri durumundaki komünizm, kapitalist liberalizm gibi ideolojilerin va’d ettiği
daha fazla eşitlik, daha fazla hürriyet, daha fazla mutluluk, gibi kavramların anlam
alanlarının daralması gelmektedir. Bu va’d edilenler gerçekleşmiştir, ama sadece
birileri için. Bu kavramların evrensel ölçekte bir zemin kazanamaması dinsel muha-
lefetin gerekçelerinden birini oluşturmaktadır. Arap milliyetçiliğinin ve Arap sosya-
lizminin başarısızlığının, İslamcı ihyacı hareketlere itmesi yahut güçlü dinsel bir
geleneğe sahip Hindistan’da Hindu radikal hareketlerin ortaya çıkması gibi. İlk
olarak, kendilerini ifade etme alanlarının başkalarınca ele geçirilmesi bu akımları
harekete geçirmektedir. İkinci olarak, Batılı olmayan bir tarzda dünyayı şekillendir-
me yönündeki güçlü arzuları ve kabiliyetleri onları motive etmektedir. Modern dün-
yada ortaya çıkan elitist ve sosyal Darwinci söylemler, insanların kendi başlarının
çaresine bakmaları gerektiğini ima etmektedir. Bütün söylemlerin ötesinde, dünya-
daki hâkim uygulamalar, hiçbir şeyin değişmediğini, yirminci yüzyıla hâkim olan
güçlü olanların farklı yöntemlerle sömürme güdülerinin her şeyi içerdiği gerçeği, bu
hareketleri her anlamda beslemektedir.
Uygarlıkların soy kütükleri incelendiğinde İslam’ın aksine, Hıristiyanlığın bir
imparatorluk içine cemaat dini olarak doğduğu ve ezilmiş psikolojisi içinde öğretile-
rini savunma refleksi içinde geliştirdiği ve kendisini sürekli başkalarına karşı ko-
numlandırarak var olduğu görülecektir. Bunun için de, tevhid fikrini sadece dini
planda değil, her türlü platformda deforme etmişlerdir. Bu sebeple de, yapısal olarak
çoğulculuğa elverişli değillerdir. Bu yapısı gereği, Hıristiyanlığı ne kadar içselleştir-
dikleri tartışmalı olmakla birlikte, Hıristiyan ülkelerin sadece dinsel ve kültürel
anlamda değil var olma ve hayat hakkına sahip olma bakımından bile çoğulculuktan
ziyade hep entegrasyon/asimilasyon politikasının peşinde olmuşlardır. Şimdilerin
moda deyimiyle ‘Asimilasyon yoksa göç de yok’ (Immigration without
Assimilation).
Çoğulcu yapı içinde özgürlüklerden bahsettiğimizde de eskiden beri var olan
ama moderniteyle birlikte adı daha sık duyulan ırkçılık, farklılık, ötekilik, hoşgörü,
azınlıklar, sömürgecilik, entegrasyon, asimilasyon, ayrılıkçılık, yurttaşlık, vs. kav-
ramların içeriğinin yeniden tanımlanması gerekmektedir. Bu kavramların tanım
alanlarının yeniden belirlenmesiyle, insanlar arasındaki eski çatışma ve bölünme
hatlarının yerini alacak bir adalet ve tolerans kültürünün temelleri atılmalıdır.
Avrupa bağlamında ifade etmek gerekirse, Anglo-Saksonlar ve dışındakiler
ayırımı, Batı’nın ruhuna işlemiş bulunuyor ve bundan kolay kolay da kurtulacak gibi
görünmüyorlar. Benzer şekilde tepkisel düşünme ve davranma biçimi kolonyal dö-
nemle birlikte Batı-dışı toplumların ruhuna da işlemiş gibi görünüyor. Bu sebeple,
Müslümanlar dahil Batı-dışı toplumların da sömürgecilik döneminden kalma tepki-
sel reflekslerde bulunma alışkanlığından ve bunun yarattığı eylem tarzından vaz-
geçmesi gerekmektedir. Müslüman dünyanın Doğu-Batı ilişkilerini, hikmet, mev’iza
ve en iyi ile mücadele17 çerçevesinde yeniden tanımlamaları bir zorunluluktur. Bu
zorunluluk rasyonel olanın peşinde gitmeyi, ortak paydalar bulmayı, birlik ruhunu
aramayı, vs. gerektirir.
Üzerinde yükseldikleri sağlam temelleri olmayan düşünceler, sürekli başkala-
rıyla mücadele ile beslenir ve her dönemde ‘fobi’ler üretirler. Ortaçağlarda kâfirler,
sapıklar gibi dinsel kavramlar üzerinden verilen bu mücadele biçimi, ulus devletlerin
ortaya çıkışı ile yedeğine politik ve kültürel kavramları da almıştır. Sömürgecilik
döneminde bu beslenme, Batı-dışı kültürlerin varlığı teziyle desteklendi. Şimdi ise
sözde-İslam fobisi üzerinden Batı kendi entegrasyonunu gerçekleştirmektedir. Bu
hengâme içinde Batı’nın değerlerini (dini, kültürel, politik, vs.) tartışmaya açmak
bile mümkün olamamaktadır. Zira Batı-dışı olmanın ne anlama geldiğinin kötü ör-
neği olarak kurguladığı ve kitlelere pazarladığı bir Müslüman dünya ortada dururken
böyle bir sorgulama ne kadar mümkündür? Böyle bir tutum sebebiyle, tartışma,
müzakere etme, ortak tutumlar belirleme alanı, siyasal ve köktenci tutumlarca zapt
edildi. Batı-dışı kimlikler baskın formu İslam olmak üzere ötekileştirildi ve bu öteki-
leştirilmenin yarattığı dinsel köktencilik üzerinden bir bütün olarak dine karşı müca-
dele başlatıldı. Acı olan bu süreçte dinin bütün söylemlerinin, dinin içinde bir tepki
faaliyeti olarak öne çıkan köktenci unsurlar tarafından ele geçirilmesidir. Din artık
kendini, içyapısını ve mantığını rasyonel terimler ve kavramlar üzerinden kurarak
değil, birer refleks eylemi olarak ifade etmeyi tercih eder hale gelmektedir. İslam’ın
özünü diğerlerinden ayırdığına inandığımız temel terimler ve kavramlar da, bu sü-
reçte soluklaşmaktadır. Müslüman toplumlar bu gidişatın farkında olarak, yaşam
biçimlerinin temel düşünce kriterlerine dönüşmesine engel olmalıdırlar.
Sonuç
İnsan, binlerce yıllık yazılı ve yazısız bir düşünce geleneğinin mirasçısı du-
rumundadır. Bu gelenek içinde insanlara dini mesaj taşıyan nice peygamberler, insa-
nın kalıcı sorularına cevap üretmeye çalışan nice filozoflar, Allah’ın varlık yapısında
yerleştirdiği yasaları deşifre eden nice bilim adamları geldi, geçti. Tarihin başını
tutan insanla karşılaştırdığımızda, tarihin şu anını yaşayan bizler muazzam bir kültü-
rel, dinsel, bilimsel, vs. bir birikime sahibiz. Ama, üzüntü veren ve belki bizi insan-
lığımızdan utandıracak olan şey, bütün bu birikime rağmen aramızdaki ilişkileri hala
şiddete, yok etmeye, sömürmeye, tahakküm kurmaya, vs. dayalı olarak kuruyor
oluşumuzdur. İnsanlığın ortak geleceği için girdiğimiz bu yolun bizi selamete çıka-
rıp çıkarmayacağını sorgulamaya açmamız gerekiyor. Bu topyekun bir sorgulama
olmalıdır; zira, öyle bir ilişkiler ağı içinde bulunuyoruz ki, başımıza gelecek felaket
içimizden sadece günahkârları vurmayacaktır.
Bu sorgulama neticesinde; Hıristiyanlar da Müslümanlar da tekilci ve tekelci
söylemlerden uzak durmalı ve dinsel ve kültürel, her türlü çoğulculuğa imkân veren
bir yapı geliştirmelidirler. Medeniyetler birbirlerini salt öteki değil, kurucu ötekiler
olarak tanıma ahlakını geliştirmelidirler. Özellikle Avrupa medeniyeti, başkalarıyla
diyaloga geçmeden önce kendi içinde bir diyalog gerçekleştirmeli ve geçmişindeki
kurucu çok kültürlülüğü, Farabî’nin, İbn Rüşd’ün, Gazalî’nin, İbn Haldun’un, vs.
rasyonel katkılarını yeniden gözden geçirmeli, geçmişe dönük seçicilik hastalığın-
dan kurtulmalı ve bunu çoğulcuk başta olmak üzere temel hürriyetler, hukukun üs-
tünlüğü, insan hakları, gibi edinimlerin temeline yerleştirmelidir. Medeniyetler bunu
yaparken dinler de özlerindeki temel ahlaki öğretileri öne çıkararak bu sürece destek
vermeli, medeniyetler arasındaki karşılıklı güveni sağlayarak ortak iyinin yaratılma-
sının yolunu açmalı ve böylece sorumluluklarını yerine getirmelidirler. Aksi takdir-
de bütün dinler, yaşadığımız dünyada hakim olan açlıklar, savaşlar, katliamlar, çevre
felaketleri karşısında ne yapmakta oldukları sorusunun altında kalırlar.